16 Eylül 2017 Cumartesi

90'lı Yıllar

Gönderen Unknown zaman: 14:11 1 yorum
90 rakamı size özel şeyler çağrıştırıyorsa, aynı dönemin çocuklarıyız demektir.
Her gencin çocukluğu, her yaşlının gençliği güzeldir elbette. Fakat şöyle bir bakın etrafınıza... 90'lı yıllarda çocukluk mu, şimdiki çocukluk mu?

Eğer 90'lı yılların şanslı çocuğuysanız;
2000'li yılların gelişini heyecanla beklemişsinizdir. Sanki yeni bir evrim gelecekmiş gibi... Hem neler olduğunu anlamamak hem de 2000'li yılların yolunu gözlemek arasında bir dönemdir.

Televizyonla tanışmak, sokakta doyasıya oynamak demek 90'larda çocuk olmak. Komşularınızın çocuklarıyla arkadaş olmak, alt mahalledeki çocuklarla futbol turnuvaları düzenlemek demek...

Annenize "saat kaç" diye sorduğunuzda, kolunuzu ısırması için uzatmaktır; eti kemik geçiyor cevabıyla gülmektir.

Işıklı spor ayakkabınıza toz değmemesini dilemektir masumca. Arkadaşlarınıza hava atarcasına tüm mahalleyi turlamaktır, ışıklı spor ayakkabınızla...
Kırmızı rugan ayakkabı vitrinine sevinçle bakmaktır, bir gün sizin olacağını dileyerek...

Misketin nasıl oynandığını-topaçın ne olduğunu ve bunlardan alınan zevkin paha biçilmez olduğunu ilerde anlayacağınız yıllardır. Mario'nun müstakbel eşini kurtarmaya çalışmaktır. Ispanağı Temel Reis'le sevip, Bücür Cadı'yı hayran hayran izlemektir, köfteci Abbas'ın aşkını gizlemeye çalışmasını, üstün yetenekleri olduğu halde mütevazı bir hayat geçiren burnu sihirli cadımızı sevmektir. "Tintin tinimini hanımmm" duyulunca gülümsemektir. Çılgın Bediş'i izlerken kendi lisede öğrenci olacağınız yani büyüdüğünüzde nasıl olacağınızı merak etmektir, gizliden gizliye... Kemal Sunal'ı sevmek, Adile Naşit'in gülüşüyle neşelenmek, İnce İnce Yasemince'yi merakla beklemek, Heidi'nin süt sağmasını, dağlardaki muhteşem hikayelerini kaçırmamak, Casper'ın gerçekte nerede olduğunu düşünmek, Hugo ve Tolga Abi'nin saatini ezberlemek, Barış Manço'nun çocuklarla olan keyifli programını, Bob Ross Amca'nın harika tablolarına hayran kalmaktı, ninja kaplumbağaların kahraman ilan edildiği dönemdi...

Hamburger yerine evdeki köfteleri yemek, Mc Donald's a gitmek için yalvarmaktı... Siyah-Beyaz fotoğraf karelerine merakla bakmaktı belki de, kimin kim olduğunu anlamayarak... Minik minik poşetlerdeki renkli kolonyağları arkadaşımızın üzerine dökerek eğlendiğimiz, küçücük şeylerde bile içten gülücükler saçmayı bildiğimiz yaşlardı. Macarena dansını bilmekti mesela...

Zile basıp kaçmaktı, nasıl olsa tanıdıktı mahalleden Kasım Amca, hiç kızmazdı çocuklara. Çocuk sesinden rahatsız olan komşularımız da yoktu bizim. Komşuluk vardı daha doğrusu, komşu kavramı anlamını yitirmemişti o dönemlerde... Kokusu güzel olan bir yemek pişirildiğinde mutlaka komşuda pişen bize de düşerdi. Aşure günleri vardı... Halı yıkamak için firmalara gerek yoktu, geleneksel olarak düzenlenen halı yıkama günlerinde hep beraber halledilirdi konu-komşu bir arada... Beş çayında elinde bir kek ile çıkıp gelen bina sakinleri vardı... Dar günümüzde koşacağını bildiğimiz dostlarımız.

İspanyol paça pantolonlar vardı, şimdinin şekli şemali belli olmayan t-şörtleri yerine oduncu gömlekleri... Düşük bel diye bir kavramı bilmiyordu, bizim memleket varsa yoksa yüksek bel... Bilgisayar ise fazla lükstü. Onun yerine televizyonlarımıza bağlanan ve 7'den 70'e zevk aldığı aterilerimiz vardı. Ördek vurmaca oyununda tüm ördekleri vurmanın çocuksu sevinci vardı... Tetris düşmezdi elimizden... Sanal bebeğimiz ölmesin diye özenle bakardık, cebimizde gezdirerek... Sorumluluk duygusu öyle yerleşirdi belki, sanalda olsa bir canlının bakımını üstlenmek yavaş yavaş büyüdüğümüz hissine bile kaptırırdı...



Mahalleye seyyar dönme dolapçının gelmesiyle, annemizden nasıl para koparacağımızı düşünmekti.

Taso biriktirmekle başlardı, bizim koleksiyon hikayemiz. Okulda patates baskısı yapmak için şekiller vermekti yarım patateslere...

Amerika'ya zerre kadar özenmezdik, onda olan bende neden yok diye ağlamazdık saatlerce. Yoktan anlardık... Küçücük bedenlerimizde aslında şimdiye göre olgun düşünceler barındırırdık. Lükse kaçan şeylere imrenerek baksakta ona sahip olmak için ağlamak yerine harçlıklarımızı biriktirirdik.

Kokulu silgilere bayılırdık, her seferinde sonu gelmeden kaybolan silgiler boynumuza asılırdı kaybolmasın diye fakat ne çare... Silgi tozu ve uhu ile oynardık dersten sıkıldığımızda, teneffüs aralarında...

Kışın gelmesi, sobanın üzerindeki portakal kabuğunun kokusu demekti. Kardan adam yapmak, kar topu oynamaktan sırılsıklam eve dönmek ve hasta olmamak için saatlerde sobanın dibinde oturmaktı. Karın tadına baktı, anneden gizli gizli... Okulların kar tatiline girmesini dört gözle beklerdik, bu tatil bizim için bulunmaz bir nimetti. Yolların kapanması en çok biz çocukların işine gelirdi. Bulunan dik bir yokuştan poşetlerle, tahta parçalarıyla kaymaktı...

Her şeyin tadını sonuna kadar çıkarmaktı, 90'larda çocuk olmak. Bilgisayar çocuğu değildik varsa yoksa oyun varsa yoksa sokak... Her şey bir tık ötemizde değildi o dönemler, ödevimiz için ansiklopedi okurduk sayfa sayfa. Okul kütüphanelerinde sayfalarca kitaplara bakardık... İnternet ödevi mi, o da ne ? Kendi el yazımızla özene bezene, çizgileri kırmızı kalemle belirginleştirilmiş kağıdı çizgisiz kağıdın altına koyarak ellerimizin kenarı kararana kadar yazmak demekti...

Bayram sevinci ise apayrı. Erkek çocuğuysanız babanızın elinden tutup tüm mahalle camide buluşarak bayram namazını kılmak, kız çocuğu iseniz erkenden kalkıp bayram kahvaltısının hazırlanmasına yardım etmek, yeni kıyafetleri giymek için sabırsızlanmak, el öpüp harçlık almak, kapı kapı dolaşıp şeker toplamak... Bayramı bayram gibi yaşamak!

*

Günümüz çağı gibi her köşede siyaset konuşulmazdı. Oy verilen parti itinayla gizlenirdi... İnsanlık ölmemişti, imece usulü candı. Bilgisayarsız olmazsa olmaz diye bi kuralımız yoktu... Makineleşen dünyanın akımına kapılıp beyinlerimizi de makineleştirmemiştik... Acısı olanla üzülür, sevinci olanla gülerdik... Bırakın alt komşumuzu mahallenin sonundaki ablayı bile tanırdık... Kocaman bir aileydik, beton yığınlarının arasına sıkıştırılmamıştık.

Ne dersiniz, 2000'li yılların cafcaflı dünyasından sıyrılıp 90'lı yıllara geri mi dönsek?

Toplumsal Yaşam Kılavuzu

Gönderen Unknown zaman: 06:42 1 yorum
Bu yazıda okuyacağınız olay, benim başıma gelmiştir. İnanması biraz güç olabilir fakat tamamı gerçektir.

Dün akşam dışardaydım. Bir mağazaya pantolon bakmak için girdim. Beğendiğim pantolonu aldım ve kabinlere yöneldim. Hepi topu 3 kabin var zaten. Birisini hanımefendinin birisi kapatmış, kendi dışarda içerde kıyafetleri, aynada boyunu pusunu izlemekte... Diğerini iki genç kız önüne tabure koyup bir hesabın içindeler, çıkarana aşk olsun. Diğeri dolu. Elimde pantolonla birkaç dakika bekledikten sonra, malzemelerin olduğu kabine yöneldim ve “bu eşyalar sizin mi” dedim. Kadın bir hışımla dönüp kabine girdi, dakikalardır aynanın karşısından söküp alamadığımız hanımefendi bir anda kabinde aldı soluğu. Durumu görünce kabin önünde oturan kızlar, nezaket gösterip kalkma zahmetine girdiler.

Zorlu şartlar altında girdiğim kabinde derin bir soluk aldım. Fakat bir sorun vardı. Kabin kapılı değil, perdeli. Perdeli kabin arkasında kıyafet denemekten hiç hoşlanmam zaten. Çektim mi ne yaptım. Pat perde biri tarafından açıldı!
-    AAAAAAAA! (bağıran ben değilim, o) Burada kırmızı saçlı bir kız var!

Ben şok tabi. Allah esirgedi de, işimi bitirmiş, ayakkabımı giyiyordum. O anın şokuyla “Yapma ya” diyebildim. Yaptığı saygısızlığın, terbiyesizliğin farkında mı değil, farkında da umrunda mı değil bilemem ama kapı önünde ettiği muhabbeti aynen yazıyorum:
-         
     -  Keşke İranlı olsaydı, dediğimi anlamaz, ben de rezil olmazdım (Van’a alışveriş amaçlı İran’dan çok sayıda turist geliyor. Halk İranlılara aşina. Fakat sadece dediği cümlenin rezillik olduğunu sanıyor. Yaptığı saygısızlığın adı bile okunmuyor.)

Şok üzerine şok yaşıyorum. Hem sinirliyim hem gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Kabinden çıktım, ben bir “kusura bakmayın, fark etmeden oldu” falan bekliyorum. Ne dese beğenirsiniz?
-        
         -  Al sana anı işte, hatırlar hatırlar gülersin.

Ben de hep beraber hatırlayıp hatırlayıp gülelim diye, buraya yazayım dedim. Nasıl anı ama?

Bu olay başıma geldikten sonra düşünceler aldı beni. Bir kitapçık basılmasını istiyorum, sayın yetkililerden.
·         Kabine bir gardolap dolusu kıyafetle neden gidilmez?
·         Kabine girilmeden önce öksürme, tıklatma, seslenme gibi nezaket hareketleri neden yapılmalı?
·         Toplu alanlarda insanların özel alanlarına nasıl saygı duyulmalı?
     Otobüse nasıl binilip nasıl inilmeli? Ayakta gidenlerin sırtına, koluna, çantasına neden yaslanılmamalı?
·         Sokaklar, topluma açık yerleri neden babamızın arsası sanmamalıyız?


Bunların anlatılmasını istiyorum. Ha bir de, neden, ne zaman, nasıl özür dilenmeli bu da ek olarak kitapçığa düşülmeli. Bu kitapçığın da 8 yıllık zorunlu eğitim gibi zorunlu okunması ve uygulanması gerekli. 

14 Eylül 2017 Perşembe

Çöpe Atılacak Kitap Var mıdır?

Gönderen Unknown zaman: 03:16 0 yorum
Youtube’da vakit geçirmeyi seviyorum. Ben de kanal sahibi biri olduğum için, video izlerken kendi ilgilendiğim alan dışındaki videoları izlemeye özen gösteriyorum. Çünkü etkilenmek, benzer içerikler üretmek istemiyorum. Fakat geçtiğimiz günlerde Youtube’da gezinirken bir videoyaya denk geldim. 

Videonun linki için buraya tıklayın.

İşte, bu video, bugünkü blog yazımın çıkış noktası oldu. Son dönemlerde sosyal medyada “bookstagram” paylaşımları arttı. Her ne kadar ülke genelinde okumayı alışkanlık haline getirmiş, yaşam tarzı olarak benimsemiş kişilerin sayısı az olsa da kitaplara olan ilginin bu vesile ile bir nebze artmış olduğunu düşünmekteyim. Bookstagram sayfaları ile sosyal medya portallarında yer alan kişilerin yaş aralığının çoğu ise ortaokul, lise döneminde olan gençlerden oluşmakta.

İnstagram üzerinden kitap beğenilerine bakıldığında, bilinen, popüler kitapların paylaşımları çok beğeniliyor. Popüler olan kitapları okuyan, yorumlayan sayfalar bir anda binlerce takipçiye ulaşıyor. Edebiyat dünyasına bakıldığında benim de içlerinde bulunduğum bir kesimin “çerezlik” olarak nitelendirdiği kitapların basımının yaygınlaştığı görülmekte. Genellikle kitap evlerindeki yeni çıkan, popüler ve çok satan raflarını bu kitaplar oluşturuyor.

Wattpad uygulaması ortaya çıktıktan sonra basılan kitapların kalitesi de tartışılır bir hale geldi. Wattpad uygulaması yazarlarına bakıldığında yine genellikle 14 – 18 yaş arası gibi lise çağında olan gençler oluşturuyor. Küçük yaşlarda bulunan insanların kitaplarının çıkması hatta bunlardan bazılarının filme uyarlanması ise bazı çevrelerden büyük tepkiler alıyor. Sosyal medyada gezinirken wattpad kitaplarını okuyanların, çerezlik kitapları daha fazla paylaşanların “boş kitap” okuduğuna dair ithamlar, “yak bunları yak yak” diye tepkiler verildiğine kendim de şahit oluyordum.

Kendi düşüncelerime gelecek olursak…
Çerezlik kitapların edebiyat dünyası içerisinde yer almasına karşı değilim. Ben pek okumayı, kitaplığımda bulundurmayı tercih etmiyorum fakat bu kitapları okumayı tercih edenler de beni çok rahatsız etmiyor. Çünkü bu kitapları okuyan kesime baktığımda genellikle lise döneminden oluşması benim önyargı ile yaklaşmama engel oluyor. Bu yaş aralığında bulunan kişilerin, okuma zevkleri, kitap okuma alışkanlıkları yeni başlamış oluyor genellikle.

Bir kişi kitap okumaya yeni başladığı dönemlerde istediği türü okuyabilir. Tecavüzü, tacizi, terörü, hayvana zulmü, kadına şiddeti, kadını ezmeyi övmeyen her şey bence okunmaya değerdir. Bunları içermediği sürece benim gözümde yakılacak, çöpe atılacak, okunmayacak kitap yoktur. Küçük yaştaki kişilerin bu gibi ögeleri içeren kitapları okumasını istemem. Çünkü bu yaşlarda işlenen bilgiler en kalıcı olanlar oluyor genellikle ve bunun yanı sıra çoğu zaman bu yaşlarda yaşanan olaylar, izlenen filmler, okunan kitaplar kişilerin karakterlerini oluşturuyor. Bu yüzden yukarıda saydığım ögeleri içeren kitapların okunması, bunların desteklenmesi beni rahatsız ediyor.

Wattpad kitabı hiç okumadım desem yeridir. İsimlerini bilsem de pek bana hitap etmedikleri için içeriklerini de araştırmadım. Bu kitapları okuyan, inceleyen birçok kişi genellikle “genç yetişkin” ögelerin ön plana çıkmasını eleştiriyor. Genç yetişkin ögeler yani erotizm, cinsellik… Bu iki kavram kitaplardan, edebiyat dünyasından soyutlanabilecek bir şey değil. Bundan rahatsız olmak çok doğal, herkesin hoşlandığı konular, ilgi alanları farklılık gösterdiği gibi, rahatsız olduğu noktalarda değişkenlik göstermektedir. Fakat genç yetişkin ögelere sadece wattpad kitaplarında değil, birçok klasik de dahi rahatlıkla rastlamanız mümkün. Bana sorarsanız sapkınlık derecesine varmadığı sürece, erotizm ve cinsellik içeren kitapların okunmasında da bir sakınca yok.  

Yaş aralığı bu noktada önemli olabilir. Çünkü cinsel deneyimlerin anlatıldığı satırlar buna hazır olmayan zihinlerde bir takım korkulara, takıntılara, psikolojik problemlere yol açabilir. Ancak bana göre buna aile ve okuyacak kişi kendi karar vermelidir. Bir kişinin sadece “yaşı” o kitabı okumaya uygun olup olmadığına karar vermek için yeterli olmamaktadır. Yaşları küçük olsa dahi olgunluk seviyesi yüksek birçok kişi bulunmaktadır. Bu nedenle kitap önerirken yaşlara çok takılmamaya da dikkat etmek gerekir, bence.

Gelelim sözün kısasına… Sosyal medyada her alanda olduğu gibi bu konuda da “taşlanmak” gayet doğal. Çünkü ben kedilerimi paylaştığımda “birazcık da çevrende başka şeylerle ilgilensen”, kitaplarımı paylaştığımda “ay elinden kitap düşmüyor” gibi yorumlar gelebiliyor. Görüyorsunuz ki internet dünyasında ne yaparsanız yapın, insanları memnun etmek mümkün değil.

Önemli olan bu çerezlik kitapların dışında diğer türlerden kitaplar okumaya da alışmak. Başkalarını sizi bu konuda kötülemesine kızarken, bir klasik romanda “ay çok sıkıcı, ay çok kötü, ben onu okuyamıyorum” gibi tüm türü aşağılayıcı, kötüleyici yorum yapmamak. Her türe şans vermek ve aralarından en sevdiğini bulmak. Okumayı sadece vakit geçirmek için değil, size bir şeyler katması için yaptığınız zaman okurluğunuzda terfi aldığınızı hissedeceksiniz.


Sevgiler…

12 Eylül 2017 Salı

Televizyonsuz Hayat

Gönderen Unknown zaman: 14:02 1 yorum
Televizyon izlemek… Birçoğumuzun gün içerisinde çok vaktini alan, boş vakitlerimizi değerlendirmek için, eğlenmek için vb. amaçlarla tercih ettiğimiz aktivite. Fakat uzun saatler boyunca televizyon izlemenin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bilinen bir gerçek. Özellikle zihin gelişimi, hayal gücü yaratıcılık yeteneği gibi birçok şeyi olumsuz etkilediği araştırmalarla da kanıtlandı.

Televizyon izlemek, her ne kadar günlük hayat akışının bir parçası haline gelmiş olsa da, bu düzenden uzaklaşmak isteyen çok sayıda kişi olduğunu fark ediyorum. Ben lise yıllarımdan bu yana gününü televizyon karşısında geçiren biri olmadım. Lise yılları, ortaokul yıllarında çoğunlukla odamda vakit geçiriyordum. Odamda televizyon olmadığından gün içerisinde televizyon izlediğim saatler, yemek saatleri ile sınırlıydı. Bunun yanı sıra lisede Anadolu iletişim meslek lisesine gittiğim, lise 3ten itibaren staj yapmaya başladığım, öncesinde okul sonrasında stüdyo faaliyetleri, kütüphane gibi ortamlarda olduğum için evde geçirdiğim zaman da kısıtlıydı. Doğal olarak eve geldiğimde yapılacak ödevler, radyo TV mezunu olduğum için yapılacak montajlar, yazılacak senaryolar derken televizyon izlemek için yeterli zamanı bulamıyordum. Boş vakitlerimi, hafta sonlarını ise genellikle arkadaşları ile dışarda geçiren bir tiptim.

Durum böyle olunca ben kendiliğimden “televizyon izlememeye” başlamış oldum. Bunun için büyük bir çaba göstermem gerekmedi. Televizyon izlemediğim için, lise hayatım boyunca hiçbir diziyi takip etmediğim için bir eksiklik hissetmedim. Evlendikten sonra insanların televizyon ile olan ilişkisini gözlemleme şansım bulundu. Çünkü çevrem değişti. Evlenmeden önceki çevremde genelde çalışan, gününün sadece çok kısıtlı bir zamanında televizyona vakit ayırabilen kişiler tanıdığımdan daha öncesinde bu konu üzerinde düşünmemiştim.

Evlendikten sonra işyerimin kapanması sonucunda bir işsizlik süreci başladı. Radyo TV mezunları, sektörde iş bulmanın ne kadar zor olduğunu bilirler. Uzun süren bu işsizlik döneminde “ev hanımlığına” terfi etmiş bulundum. Günümün çoğu evde geçtiği, home ofis çalışma sistemine o dönem başlamadığım için kitap okumak, günlük temizlik ve yemek, televizyon izlemek dışında bir şey yapmıyordum. Yine de televizyon izlediğim zaman kısıtlıydı. Çünkü gerçekten izlemeye değer bir şey bulamıyordum.

Stajımı radyolarda yapmış olmamın buna etkisi var mıdır bilmem ama yapı olarak da her zaman radyoyu tercih etmişimdir. İlk takip etmeye başladığım dizi Avrupa Avrupa’ydı. İzlemeye değer bir şey bulamayınca sürekli Youtube’dan eski bölümlerini izlemeye başladım. Çoğu sahnesine kadar ezberledikten sonra şu anda halen ara sıra izlemeye devam ediyorum.

Ardından gündüz kuşağında Müge Anlı izlemeye başladım ve halen buna devam ediyorum. Müge Anlı izlememdeki en önemli sebep, yaptığı programın kalitesi, hayata dair paylaşılan şeyler ve bu sosyal sorumluluk projeleri ile hayatın tam içerisinde olan bir program olduğuna inanmam. Müge Anlı ve Youtube kanalından takip ettiğim eski dizi serüveni dışında televizyonla ilişkim bulunmuyordu. 2 ay önce, Müge Anlı’nın tatile girmesinin ardından 2 ay boyunca akşamdan akşama televizyon eşim tarafından açıldı.

2 aylık süreçte zihnimin daha çok dinlendiğini hissettim. Gündüzleri evdeki o sessizliğin ne kadar keyifli olduğunu fark ettim. Oysa birçok kişi televizyonu sırf ses olsun diye açtığından bahsediyordu. Bunu kendilerine neden yapıyorlar, anlam veremedim. Bu arada eş dost sohbetlerinde televizyondan konu açıldığında sessiz kalmam dikkatleri çekti. Bende açıklama olarak “bir süredir televizyon izlemiyorum, evde televizyonu eşim açıyor, ben sadece tozunu alıyorum” şeklinde açıklama yaptım. 

Aldığım tepkiler şaşırtıcıydı.
“Nasıl izlemezsin?”
“Ben televizyon kapalı kalsa evde duramam”
“Nasıl yani?
“Hiç mi izlemiyorsun”
“Home ofis çalışıyorsun ya ondan hep çalışmasan izlersin”
“Senin vaktin yoktur ondandır”

Evet, televizyon izlememenin geçerli bir sebebi olması gerektiğine inanıyorlardı. Oysa benim tek nedenim, izlemeye değecek bir şey bulamamdı. Home ofis çalışmamın buna katkısı mutlaka vardır. Fakat benim çalışmadığım dönemler, sipariş almadığım zamanlar oluyor. Genellikle günün en fazla 6 saatini yazarak geçiriyorum. Geriye kalan zamanda da televizyona ihtiyaç duymamam bunun benim tercihim olduğunu göstermiş olması gerekiyor.

Bir gün veya bir hafta boyunca bunu sizin de denemenizi isterim. Ben şu an Müge Anlı başladığı için, bir de Çocuklar Duymasın tekrar çekildiği için belirli zamanlarda televizyon izlemeye başladım. Fakat bu 2 aylık deneyim, aslında evimizde televizyonu başköşeye koyup oturma düzenini dahi ona göre ayarlayarak zihnimize nasıl kötülük ettiğimizi daha iyi gösterdi bana.

Bu deneyimi yaşadıktan sonra küçük bir tatil hayali kurdum. Böyle herkesten uzakta, küçük bir köy evi…  İnternet, televizyon, akıllı telefon yok. Sadece kuş sesleri, köpekler, kediler ve doğa. Biz baş başa… Sabah uyanıyorsun. Hava mis. Akşama kadar çayır çimen, oh ne keyif ama… Ardından saatlerce açık havanın yağdırdığı ilhamın altında yaz yazabildiğin kadar.

Günün birinde böyle bir tatile çıkarsam, zihnime en büyük ödülü vermiş olacağım. Yaparsam döndüğümde sizlere de yazacağım. Şimdilik hoşça kalın.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Kültür Sanat Mevsimi ­| Sonbahar – 2017

Gönderen Unknown zaman: 23:33 2 yorum
Sonbahar, kış ayları geldiğinde daha bir şevkle çalışıp okuyorum, sanki. Yaz sıcaklarının, tüm dünya genelindeki o tatil havasının üzerimde yarattığı etkiden sıyrılıp kendimi okumaya, yazmaya, üretmeye konsantre edebiliyorum.

Biliyorsunuz ki, bloğumu açalı uzun zaman oldu fakat yeni yeni düzenli yazmaya başladım. En büyük isteğim de, bloğuma her gün yazı girebilmek. Genellikle gece 00.00 olduğunda yazıyı bloğa yüklüyorum fakat bugün olduğu gibi yoğunluktan yazı yükleme saatlerinde sarkmalar olabiliyor. Düzenli yazabilmem için bana en gerekli şeylerden biri de, konu bulabilmek.

İşte, geçtiğimiz günlerde Şule Uzundere’nin bloğunda gördüğüm bir etkinlik haberi bu yüzden beni heyecanlandırdı. Onun blog yazısına gitmek için buraya tıklayın. Gece Edebiyat bloğunda başlatılmış olan bu etkinlik kapsamında, görünen o ki, sonbaharda sanata doyacağız. Sanatın her dalını kapsayan 
60 görevi tamamlamak için kendimle yarışacağım. Bu süreci de yazılarımla bloğumda, siz değerli okurlarımla paylaşacağım.

Eğer sizin de bir blog sayfanız varsa katılmayı düşünebilirsiniz. Etkinliğe katılıyorsanız alta yorum bırakarak beni de haberdar edin ki, sizleri takip edebileyim. Görev listesini aşağıya ekliyorum. Detaylı bilgi için Gece Edebiyat bloğunu veya Şule Uzundere’yi takip edebilirsiniz.


Görevler:

o   Dünya veya Türk klasiklerinden bir kitap oku ve kitap üzerine bir yazı yaz.

o   Biri kadın biri erkek yazardan, aynı türde, 2 kitap oku ve kitaplar üzerine yazı yaz.

o   İsminde sonbahar veya sonbaharı anımsatan bir kelime geçen, biri Türk biri yabancı olmak üzere, 2 yazardan birer kitap oku ve kitaplar üzerine yazılar yaz.

o   Nobel veya başka önemli bir ödülü kazanmış bir yazardan bir kitap oku.

o   Bir akımı temsil eden bir kitap oku ve hem akım hem de kitap üzerine düşüncelerini yazıya dök.

o   Okuduğun kitaplardan beğendiğin bir bölümü alıntıla.

o   Bir şiir yaz.

o   Bir öykü yaz.

o   Bir deneme, makale veya eleştiri yazısı yaz.

o   Bir mektup yaz.

o   Dünya tarihinde önemli bir yere sahip bir kişi hakkında portre yazısı yaz.

o   Bir roman kahramanı hakkında bilgi ver.

o   Klasikleşmiş filmlerden birini izle.

o   Önemsediğin festivallerden birinde En İyi Film Ödülü’nü kazanmış bir filmi izle.

o   İsminde sonbahar veya sonbaharı anımsatan bir kelimenin geçtiği, biri Türk biri yabancı olmak üzere iki film izle.

o   Edebiyat veya tiyatro uyarlaması bir film izle.

o   Bir film karakteri hakkında bilgi ver.

o   Sinema tarihiyle ilgili bir konuyu araştır.

o   Sinemada bir film izle.

o   Bir yönetmenin tüm filmlerini izle ve o yönetmenin sinema anlayışı üzerine bir yazı yaz.

o   Bir tiyatro oyunu, opera veya bale izle.

o   Bir tiyatro metni oku.

o   Klasik müziğin önemli eserlerinden birini dinle.

o   Jazz, Blues, Reggae, Rock, R&B, Pop gibi müzik türlerinden birinin dünya çapında önemli bir albümünü dinle.

o   Bir müzik aleti hakkında bilgi ver.

o   Severek dinlediğin bir müzisyen, grup veya albüm hakkında kısaca bilgi ver.

o   Dünya ve Türk resminin önemli eserlerinden birini incele.

o   Bir akımı temsil eden bir resim veya heykeli incele.

o   Aynı temaya sahip iki farklı resim hakkında araştırma yap.

o   Bir sanatçının eserleri üzerine araştırma yap ve beğendiğin eserlerinden örnekleri paylaş.

o   Sanat tarihiyle ilgili bir konuyu araştır.

o   Bir felsefi düşünce hakkında araştırma yap.

o   Bir temel felsefe metni oku.

o   Mitoloji hakkında ilgini çeken bir konu üzerine araştırma yap.

o   Bir şehri gez ve o şehir üzerine bir gezi yazısı yaz.

o   Bir ülkenin veya bir şehrin önemli bir simgesi hakkında araştırma yap.

o   Dünya tarihinde ilgini çeken bir olay veya kişi hakkında kısaca bilgi ver.

o   Bir belgesel izle.

o   Teknolojinin hayatımıza kattığı önemli bir gelişme hakkında araştırma yap.

o   Bir TV veya internet dizisi izle.

o   İlgini çeken bilimsel bir gelişme üzerine kısa bir yazı yaz.

o   Önemli bir mimari eser hakkında araştırma yap.

o   Bir fotoğraf çek ve fotoğrafın hikâyesini anlat.

o   Herhangi bir konu hakkında bir video çek.

o   UNESCO Kültür Mirası listelerindeki bir madde üzerine araştırma yap.

o   Bir sözlük veya ansiklopedinin sayfalarını karıştır ve dikkatini çeken bir madde hakkında kısaca bilgi ver.

o   Bir internet sitesi, blog sayfası, sözlük, Youtube kanalı veya sosyal medya kullanıcısı hakkında düşüncelerini yaz.

o   Bilgisayar teknolojisiyle yaratılmış bir figür, animasyon, tasarım, afiş, logo gibi şeylerden dikkatini çeken biri üzerine kısaca düşüncelerini yaz.

o   İlginç bulduğun bir canlı türü hakkında bilgi ver.

o   Psikiyatri/Psikoloji kavramları ve hastalıkları üzerine ilgini çeken birini kısaca anlat.

o   Beğendiğin bir karikatür, illüstrasyon veya çizimi paylaş.

o   Bir dergiyi detaylı bir şekilde incele.

o   Bir müzeyi gez.

o   Bir kütüphaneyi ziyaret et ve birkaç saatini orada geçirip neler yaptığını yazıya dök.

o   Bir sanat etkinliğine katıl.

o   Bir toplumun kültür yapısı, yaşam biçimi, inanç şekilleri, örf ve adetleri üzerine bir araştırma yap ve ilgini çeken bir konu hakkında kısa bir yazı yaz.

o   Uzun bir zamandır yapmak istediğin bir şeyi yap veya uzun zamandır yapmak isteyip de yapamadığın bir şey hakkında kısaca bir yazı yaz.

o   Kültür ve sanat konusunda bir öneride bulun.

o   Kültür Sanat Mevsimi etkinliği süresince karşına çıkan ve seni şaşırtan, dikkatini çeken, aklına takılan en az 5 farklı şeyi maddeler halinde yaz.

o   Kültür ve sanat üzerine yapmak istediğin ve yukarıdaki görevler arasında bulamadığın bir şey yap ve bunun üzerine bir yazı yaz.



10 Eylül 2017 Pazar

Neden e-kitap?

Gönderen Unknown zaman: 14:16 3 yorum
Baştan söylemeliyim ki, sanırım bu uzun bir yazı olacak. Dünkü e-kitap ile ilgili paylaşımım ardından, e-kitapları nereden indirdiğime dair soru geldi. Bende bu konuda daha detaylı bir yazı hazırlamaya karar verdim. Aslında geçmiş yazıda söylediğim gibi daha öncesinde bir e-kitap tecrübem bulunmuyor. Bu “sanal okuyuculuk” konusunda oldukça acemiyim. Ancak fikirlerimi paylaşmak için bu yazıyı kaleme alıyorum.
Sıkılmadan okumanız için yazıyı başlıklara böleceğim. Böylece sadece belli başlı detayları merak ediyorsanız o kısımları okuyup bugünlük vedalaşabilirsiniz.

İlk soruyla başlayalım; neden e-kitap tercih etmeye başladım?

Henüz bitirdiğim bir e-kitap yok, okumaya da başlamadım. Baştan bunu belirteyim ki, daha sonra darılmaca gücenmece olmasın. Ancak dün e-kitaplara artık sıcak baktığımı, okumayı planladığımı söyledikten sonra e-kitap indirmeye başladım. Orta halli bir arşiv oluşturdum, bilgisayarımda. 3 – 5 tanesini telefonuma aldım. Okuduktan sonra bu deneyimi daha detaylı anlatacağım.
e-kitaplara öncesinde mesafeli bakmamın, şimdi ise olumlu yönde bir fikir değişikliğine gitmemin bazı, kendimce sebepleri var. İlk olarak şunu söylemeliyim ki, kitap alışverişi yaparken kendisini kaybedenlerdenim.

Arka kapak yazısını okumak, blog ve bookstagram yorumlarına bakmak, değerlendirmeleri incelemek tamam. Fakat albenili bir kapak, afilli bir isim de o kitabı almamı sağlayabiliyor. Bu durum bazen “dışı seni, içi beni yakar” misali hüsranla sonuçlanabiliyor. Kitaplığımda böylece “keşke almasaydım” dediğim kitaplar birikiyor. İşte, bunu engellemek için e-kitaplara sıcak bakmaya başladım. Böylece sadece sevdiğim, bana bir şeyler katan, benim gözümde değerli kitaplar kütüphanemde olabilecek.

Yer sıkıntısı… Benim kitapları saklamakla ilgili bir yer sıkıntım var. Evdeki kütüphanem ve raflarım dolmak üzere. Ömrüm boyunca kamyonlar dolusu kitaplar basılacağı, bu baskıların asla sonu gelmeyeceği düşünülürse hiçbir zaman kitaplarım için yeterli alana sahip olamayacağım. E-kitap bu sorunu ortadan tamamen kaldırdığı için tercihim.

Boykot ettiğim yayınevleri… Bazı sebeplerden dolayı benim, kendi başıma boykot ettiğim, o 
yayınevlerinden çıkan kitapları almadığım birkaç yayınevi var. Hatta sanırım 1. Neyse, şimdi adından bahsedip hedef gösterme gibi olmasın. Bu benim 1 yıla yakın zamandır yürüttüğüm bir boykot. Ancak öyle kitaplar çıkarıyor ki, direnç demirimi kırma noktasına gelebiliyorum. Ayrıca çalıştıkları bazı yazarlar da o yayınevlerine “acaba vaz mı geçsem” gözüyle bakmama neden olabiliyor. Bu durumda boykotumu bozmak yerine, e-kitap versiyonunu okumayı tercih edeceğim, bundan sonra. Bunu okuduktan sonra “tavşan dağa küsmüş” diyebilirsiniz, ancak bende durum böyle.

Sosyal medya… Biliyorsunuz ki, çok takipçili sayfa sahiplerine tanıtmaları için belirli kitaplar gönderiliyor. Bu yeni çıkan veya tanıtılması istenilen kitaplar genellikle aynı anda gönderiliyor. Bu durumda benim sosyal medyamın ana sayfası onlarca kişide aynı kitabın fotoğrafı ile dolup taşıyor. İster istemez bir merak uyanıyor. Bu merakı uyandıran kitapları da e-kitap olarak incelemeyi tercih edeceğim.

Taşınma… Bu sene Van’da kısmetse son senemiz. Temmuz ayı gibi tayinciyiz. Bir şehirden bir şehre tayin için taşınırken yüzlerce kitabı nasıl götüreceğim şu an benim için büyük bir soru işareti. Zarar görmemeleri için kırk kat sarıp sarmalayacağım ama e-kitapta böyle bir sorun yok. Kitaplar hep koruma altında. Bu madde, benim bu sene e-kitaplar indirmemin en büyük sebebi.

Hangi e-kitapları tercih ediyorum?

Dün geceden itibaren e-kitap indirerek kendime bir arşiv oluşturuyorum. Bu konuda yeni olduğum için nasıl bir indirme prosedürü gerçekleştiriyorum, onu da anlatayım. Öncelikle girdiğim sitelerde genel bir inceleme yaptım. Benim okuduğum türlerde hangi kitapların, hangi yazarların e-kitabı var onları öğrendim. Sonra iş hangilerini indireceğime geldi.

e-kitap indirirken benim önceliğim, kitabın fiyatı oldu. Eğer kitap, benim bütçemi çok aşıyorsa o kitapları e-kitap olarak indirmeyi tercih ettim.

Bir diğer konu ise kitabın hacmi, sayfa sayısı. Çok kalın kitapları yanımda taşımak çok zorlayıcı oluyor. Taşısam bile kalın cüsselerinden dolayı dışarıda, arabada, otobüste okumak rahat olmuyor. Çantada çok yer kaplıyor. E-kitap hayatımızı kolaylaştırmak için var, diye düşünürsek kalın cüsseli, okumak istediğim kitapların da e-kitap versiyonunu tercih ettim.

Çerezlik kitaplar… Sadece kafamı dağıtması için okumaktan hoşlandığım yazarlar var. Böyle basit anlatımlı, karmaşık olmayan konulu, cicili bicili. İşte, bulabildiğim bu tarz kitapların e-kitap versiyonlarını da arşivime ekledim.

Kişisel gelişim kitapları… Bende o kişisel gelişim kitaplarına mesafeli olanlar grubunda yer alıyorum. İtiraf etmeliyim ki, “başarı öyküleri” “bunları biliyor musunuz” gibi kişisel gelişim kitabı türevi kitapları “çerezlik” niyetine okumak hoşuma gitmiyor değil. Listeme bu nedenle kişisel gelişim kitaplarını da ekledim.

e-kitapları Nasıl Okuyacağım?

Yeni başladığım bu e-kitap okuma serüvenimde kendime bir okuma planı da yaptım. E-kitapları indirmesi daha rahat olduğu için (tercih meselesidir, direk tablet veya telefonunuza yükleyebilirsiniz) bilgisayarıma indirip bir klasör içerisine depoladım.

Okurken yanımda taşımak istediklerimi telefonuma atacağım. Böylece gece yatarken veya otobüste ayakta dahi okuyabileceğim. Bu noktada, e-kitabın bir avantajı daha ortaya çıkıyor. Karanlık ortamlarda dahi rahatlıkla okunabildiği için de tercih sebebi olabilir, bence.

Altını çizmeden okuyamam, diyenlerden olduğum için, e-kitaplarım için özel bir defter tutmayı düşünüyorum. Okurken beğendiğim satırları ve notlarımı, bu kitapta toplayacağım. Uzun yolculuklarda ise bir hafıza kartı içerisinde tabletimde taşımayı düşünüyorum.

Her şey sandığım gibi ilerler, e-kitap okumayı seversem ilerde bir e-kitap okuyucu alabilirim.

e-kitap Korsana Girmez Mi?

e-kitap indirmek isteyen fakat bu konuda çekimser kalan kişilerin en büyük endişesi, telif hakkı, emek meselesi bence. Ben internetten “ücretsiz” olarak indirilip okunabilen e-kitapların korsanla bir tutulmaması taraftarıyım.

Çünkü korsan kitap ile orijinal baskı arasında 5 – 6 liralık bir fark oluyor. Yani korsan alana kadar 5 – 6 lira daha üzerine koyup orijinal kitabı alabilirsiniz. Korsan sektörüne “maddi destek” bulunmak zorunda değilsiniz. /elbette daha çok fark olanlar vardır. 5 – 6 derken temsili /

Ben e-kitap indirme olayına, internetten film izleme ve mp3 indirme ile aynı bakıyorum. Bence bunlardan hiçbir farkı yok. Bu nedenle e-kitap indirmeyi sakıncalı görmüyorum. Ayrıca, beğendiğim, elimde olmasını istediğim kitapları, e-kitabını okuduktan sonra satın almayı düşündüğüm için bunun kötü bir yanının olmadığı kanısındayım.

Tabi, sizin bu konuda içiniz rahat değilse e-kitap indirmeyi tercih etmeyebilirsiniz. Gidip normal kitabı satın alabilir veya internette e-kitap okuyucular için para ile satılan versiyonları satın alabilirsiniz. Bu durum tamamen tercih meselesi bana göre.

Hangi adreslerden e-kitap indiriyorum?

Bu en çok merak edilen konu, sanırım. Çünkü internette her e-kitap var, ücretsiz e-kitap indir diyen siteye güvenilemiyor, maalesef. Dün geceden bu yana yaptığım araştırmalar sonucunda iki tane güzel, güvenilir e-kitap indirme sitesi keşfettim. Kitaplar bu adreslerden ücretsiz olarak indirilebiliyor. 

Bende bu iki adresten indirdim.

Not: Paylaştığım linklerin reklam falan olduğunu düşünmeyin. Siteler ile hiçbir bağım bulunmamaktadır. Sadece indirdiğim siteleri göstermek için linklerini ekledim.

KONUMUZ DIŞI NOT

Dün, yazının sonunda “haftaya görüşürüz” demiştim. Fakat bundan böyle her gün görüşeceğiz. Elimden geldiğinde her gün 00:00’da bloğuma günün yazını eklemeye çalışacağım. Dönüşleriniz beni çok mutlu ediyor, yorum eklemeyi ve “izlemeye” almayı unutmayın.
Bu kararımda Şule Uzundere’nin bloğunda gördüğüm bir etkinlik etkili oldu. Onunla ilgili detaylı bilgi için onu da bir ziyaret edin derim. Etkinlik yazısı yarın, benim bloğumda olacak.


Şimdilik hoşça kalın. 

9 Eylül 2017 Cumartesi

e-Kitap Okur Musunuz?

Gönderen Unknown zaman: 13:45 4 yorum
Okuma konusunda geri kafalı biri olduğumu itiraf etmeliyim. Kitap kokusu, kenarı kıvrılmış sayfalar, kenarlarından post-itler sarkan kitaplar, ayraçlar, altı çizili satırlar… Okumak denilince bunlar canlanıyor gözümde benim. Bu nedenle PDF okumalara, e-kitap okuyuculara biraz uzak kalıyor-dum. –dum, çünkü son dönemlerde bakış açım biraz değişti.

e-kitap okuma işine beni ısındıran, son dönemlerde telefonuma indirdiğim bir uygulama sebep oldu. Lise yıllarımdan bu yana, radyo TV bölümü mezunu olmam nedeniyle sanırım, gazete takip etmeyi çok severim. Gazeteleri kesip sakladığım bir klasörüm vardı, geçmişte. Sonra kaybettim. Bana kitap okumayı, okumayı sevdiren de babamın Pazar gazeteleri oldu. Bekarken, evimize pazardan pazara gazete alınırdı. Babamda okumayı sevdiği için, iki üç çeşit gazete alır gelir, e Pazar ekleriyle uzun saatler gazete keyfi yapacak gazete olurdu, evde. Babamla aramızda bunu okudun mu, al ben okudum gibi paslaşmalar ile gazeteler okunur, sonra benim beğendiklerimi kesme sıram gelirdi.

Okuma serüvenim böyle başladığı için sanırım, elimde tutamadığım, altını çizip kesip saklayamadığım okumalar, soğuk ve yapay geliyor-du gözüme. Burada oturduğumuz yerde, 1 market var. Oraya da gazete gelmiyor. Evimiz merkeze araba ile 45 dakika. Her sabah o yolu gazete almaya gidemeyeceğimize göre el mahkum, internete.

Gazetelerde en çok köşe yazarlarını okumayı severdim. Hep sakladıklarım da köşe yazıları olurdu. Okul yıllarımda Hıncal Uluç’un sayfasını büyük bir keyifle okurdum. Şu sıralar beğendiğim, takip ettiğim yazarların sayısı arttı. Gazete girmeyen evde, köşe yazıları nasıl okunuyor diye sorarsanız, işte cevabı, telefonuma yüklediğim o köşe yazılarını günlük yayınlayan uygulama.

Ahmet Hakan, Ayşe Arman, Ayşe Özyılmazel, Yılmaz Özdil, Hıncal Uluç, Gülse Birsel, Haşmet Babaoğlu, Feridun Andaç, Doğan Hızlan… Düzenli olarak köşelerini takip ettiğim yazarlar. Her gazetenin yazarları yayınlanıyor uygulamada. Başlıkları dikkatimi çekenleri de okuyorum günlük olarak. İşte, böyle böyle derken ben ekrandan okumaya çok alıştım. Sabah instagram, facebook kontrolünden önce, en az 1 saat uygulamada vakit geçiriyorum.

Bu akşam, severek takip ettiğim bir bookstagram hesabının e-kitap indirme hakkındaki paylaşımına denk geldim. Artık ekrandan okumaya alıştığıma göre benim e-kitaplara göz atma vaktim gelmiş, demektir. Bir gün e-kitap okuyucu alır mıyım bilmem. Şu an internetten birkaç e-kitap indirdim. Bu hafta okuyacağım. Bunun için tabletimi kullanacağım, telefon zorlar gibi geliyor çünkü.


Deneyimlerimi sizlere aktarırım. Haftaya görüşmek üzere…  

8 Eylül 2017 Cuma

Yaşamadan Çekiyoruz

Gönderen Unknown zaman: 13:29 0 yorum
Teknolojiden, internet kullanımından, sosyal medyanın varlığından rahatsız olan bir insan değilim. Fakat son zamanlarda elinde sürekli “çık-çık-çık-çık” fotoğraf çeken, video kaydı alan tiplerden muzdaribim. Bir gezide, alışverişte, sporda, yürüyüşte, parkta iki kelam edip bir avuç çekirdek çıtlatırken flaşların patlamasından sıtkım sıyrılmış durumda. “ÇEKME – YAŞA” diye haykırasım var, bu aralar, tüm dünyaya.
Bu tiplere karşı tam bir babaanne edası ile yaklaşıyorum, anlayacağınız. “Evladım, kameradan değil, gözünle gör” “Sen bırak artık o telefonu” “Çocuğum telefondan yüzünü göremedik” “Ay yeter, paylaşma artık” diye söylene söylene gezesim var.
Bir geziye çıkıyorsunuz, arkadaş grubuyla. Herkesin elinde son model akıllı telefonlar, içinde bilmem kaçlık internet paketler. Facebookta canlı yayında kimileri, kimileri story atmakla meşgul. Çevresine aval aval bakan bir siz varsınız! Eğer benim gibiyseniz…
Tarihi gezilerden sıradan yürüyüşlere kadar hep böyle durum. Kameraların gölgesinde yaşıyoruz adeta. Her an kaydediliyoruz. En özelimize kadar storylerimizde sergiliyoruz. Ne için? Hiç.
Evet. Koca bir hiç için yapıyoruz bunu.
-          Aman efendim, ne çok geziyor.
-          Aman da aman, ne güzel tatil yapıyor.
-          Ay kocasıyla nasıl aşıklar.
-          Aaa, bak o restoranda yemek yemişler.
-          Bunların araba, müzikte çalıyor.
-          Bak bak, gene nereleri geziyor.
İşte, bu cümleleri duymak için çekiyoruz tüm bunları. Yaşamadan, sadece hayatımı kare kare ederek sergilemek için yapıyoruz artık ne yaparsak. Sunumsuz kahvaltıya kahvaltı demiyoruz, çayın baş tacı edildiği ülkede herkes kahve tiryakisiymiş meğerse. Akşam yemeklerini dudak ısırtacak şıklıkta hazırlıyor, evimizi hiç de tarzımız olmayan ıncık cıncıkla Çarşamba pazarına çeviriyoruz. İki like için, yaşamaktan geçiyoruz.
Olur mu canım? Diyenler çıkacaktır şimdi. Oluyor canım. Maalesef tüm bunlar oluyor. Nasıl mı anladım? Bir tatil sonrası al karşına konuş. O storyde boy boy fotoğrafını paylaştığı antik tiyatrodan neler hatırlıyor? Geçmişini, yapılışını, kullanıldığı yılları okumuş mu? Araştırmış mı? Taşların üstüne çizilen o resimleri hatırlıyor mu? Nerdeeee… Hatırlamaz, istese de hatırlayamaz. Fotoğraf çekmeye gitti çünkü o oraya.
Bir de şu tipler var ki, evlere ırak. Gidiyorsun bir tarihi yeri gezmeye. Vatandaş yanında pozdan poza giriyor. Kültürel gezi için değil de, bir dergi kapağının çekimleri için oradaymışsın edasında. Kendini çekmekten bulunduğu ortamın büyüsüne kanamıyor, hissedemiyor o ruhu. Aklı fikri, instagramda paylaşacağı fotoğraflarda çünkü.
Tatil fotoğrafı deyince selfieleri, heykellerde, yapıtların önünde verilmiş pozları sevmem. Bir tarih kitabı gibi olmalı tatil fotoğrafları. Oraları anlatmalı, her gün aynada gördüğün o yüzü değil. İşte böyle orada poz verelim, şurada şöyle çekinelim, dur şu pozum kusur kalmasın diyenlerle gezmekten, görmekten hoşlanmıyorum bu yüzden.
Alıştık ama böyle yaşamaya. Bu insanlar ne yapıyor demiyoruz. Elinde tabletle, telefonla kayıt alanları yadırgamıyoruz. Yayalara kırmızı ışıkta durmayan bizler, fotoğraf çekenlerin pozu yarım kalmasın diye duruyoruz, kaldırım kenarlarında.

Şunu bilmiyoruz ki, yaşamadan çektiğimiz, içinde olduğumuz halde avuç içi kadar ekrandan görebildiğimiz o an’ların hepsini flaşlar patladıkça yitiriyoruz. Yaşamadan, hissetmeden, an’ın için olmadan, anı değil poz biriktirerek bir bir yok ediyoruz.
 

Meray Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review