14 Mart 2018 Çarşamba

KİTAP YORUMU | AHMET MİTHAT EFENDİ – DÜRDANE HANIM

Gönderen meray zaman: 10:33 0 yorum

SELAM!

Buraları çok boşladım. Youtube ve Instagram’a vakit ayırmaya çalışıyorum. Fakat gün içerisinde zaten uzun saatler boyunca başka siteler, firmalar ve ürünler için içerik hazırladığımdan dolayı kendi bloğuma biraz üvey evlat muamelesi yaptım, boşladım! Bunun için çok özür dilerim…
Aldığım radikal bir karar sonucunda bloğumu daha aktif kullanabileceğim. Bu kararı Instagram’dan paylaştım sizlere de açıklayayım. Instagram iyi – hoş falan ama sadece görseli beğenip geçeni çok. Ben yorumlarım okunsun, sizlerle sohbet edelim istiyorum. Beğenileriniz için çok teşekkür ederim fakat daha fazlası olsun, kitap sohbetleri açılsın arzuluyorum. O yüzden artık burada enine – boyuna geniş geniş anlatacağım sizlere okuduğum kitapları…

HAYDİ BAŞLAYALIM!

Öncelikle bu sene benim için klasikler senesi… Çünkü o çerezlik kitapları nedense hiç okuyasım gelmiyor. Elim hep Türk ve dünya klasiklerinin üzerinde. Bu arada buna uygun olarak Ahmet Mithat Efendi’den Dürdane Hanım kitabını okudum. Gayrimeşru bir çocuğun dünyaya gelişinin ilginç ve macera dolu hikayesinin anlatıldığı bu kitap, Türk edebiyatının ilk romanlarından biri olma özelliğini taşıyor.
Yazarı Ahmet Mithat Efendi, önce Dürdane Hanım’ı 1881 yılında Terciman-ı Hakikat gazetesinde yayınlıyor, ardından kitap olarak edebiyatımıza kazandırılıyor. Ahmet Mithat Efendi, Türk edebiyatında ilk popüler yazar olma şöhretine sahip olduğundan dolayı da ayrı bir yere sahip…
Üstelik Dürdane Hanım sadece aşk, intikam, adalet üçgeninde geçen yanıyla değil, Türk edebiyatı eserlerinde ilk “telefon cihazından” bahseden eser olarak da tanınıyor. Aşkın, intikamın, suçun, gizemin birbirini kovaladığı kitap boyunca aynı zamanda yazar, döneminin sosyal sorunlarını, evlilik kurumunu ve genç kızların eğitim durumunu da yazdıklarıyla inceliyor ve günümüze yansıtıyor.
Ahmet Mithat Efendi, Türk edebiyatı için önemli bir yazar olmasının yanı sıra aynı zamanda meddahlık ve hikayecilik yanıyla da biliniyor. Bu yanlarının yansımaları da romanda açık bir şekilde hissediliyor. Üstelik kitap boyunca belli yerlerde okura yönelttiği sorularla bir anda anlatımı keserek sizinle sohbete başlayan yazar, konudan kopmadan, okurken dalsanız dahi hemen okumaya geri dönmenizi sağlıyor.
En azından bende öyle oldu. Ancak bazı edebiyat eleştirmenleri bu durumu kusur olarak kabul ediyor. 

KİTABI OKUDUYSANIZ VEYA OKURSANIZ BENİMLE YORUMLARINIZI PAYLAŞMAYI UNUTMAYIN!

14 Şubat 2018 Çarşamba

Bana Çocukluğumu Unutturabilir misin?

Gönderen meray zaman: 03:30 0 yorum
Koltuğa boylu boyunca uzanmış, tertemiz bir sayfayı andıran beyaz tavana gözlerimi dikmiştim. Buraya ilk gelişimdi. Hep filmlerde görüyordum. Adam koltuğa uzanır, yüzünden anlayış akan bir ifadeyle psikolog gelir, başucuna kurulur. Defterinden bir sayfa açıp kalemini çıkardığı anda da patlatır o meşhur lafı; Çocukluğunuza dönelim…

En çok bundan korkuyordum ben de. Bana çocukluğumu sormasından… Anlatacak bir çocukluğum yoktu ki benim. Yarım kalmış sevinçlerim vardı, oynayamadığım oyunlarım vardı, görmediğim ilgi vardı, her çocuğun hak ettiği ancak ne hikmetse benim semtime bile uğramayan merhamet vardı. Ama çocukluğum yoktu.
Çocukluğu olmasa da büyüyor insan, evleniyor, çoluğa çocuğa karışıyor. Bizim çocuk… Bu sene okula başladı. Haliyle küçüklüğündeki gibi koyduğumuz yerde durmuyor. Parktan eve sokamıyoruz mesela, ben geldiğimde hâlâ evde yoksa yüzüm düşüyor. Hanım anlıyor tabi, halimden tavrımdan. Gülerek geliyor yanıma, sırtımı sıvazlayıp “sen hiç çocuk olmadın mı, ne var canım bunda?” diyor. İşte o an, bir düğüm dolanıyor boynuma ki sorma, psikolog hanım. Olmadım diyemiyor insan. Şimdi sende sorarsan çocukluğumu, ne anlatacağım ben sana?
İçki sofralarından kalkıp evin yolunu bulamayan bir babayla, kaynanasının, eltisinin, görümcesinin en çokta kocasının hırsını benden çıkaran bir annenin kucağına doğdum ben. Seçemiyor diyor ya insan, doğru. Aklım erse, bana sorulsa seçer miydim hiç böyle bir çocukluğu?
Mahallenin tüm çocukları zillere basıp kaçardı, ben yapmadım. Evdeki hır gür o denli sıkmıştı ki içimi, bir de komşu Mustafa amcadan zılgıt yemeyi göze alamadım. Hiç horoz şekerim yok, diye ağlamadım. Bir bayram arifesinde yeni kıyafeti başucuna koyup uyumanın tadını tatmadım. Sırtım okşandı mı, bir güler yüz gördüm mü? Hatırlamıyorum.
Yüzümü gülümsetecek anları hiç hatırlamıyorum ama boynumu büken, aklıma düşünce bile uykularımı kaçıran o günleri çok iyi hatırlıyorum. Yediğim dayakları, babamdan öğrendiğim ilk küfrü, annemin “seni doğuracağıma taş doğuraydım” diye sokak ortasında kendini paralayışını…
Kolumu kanadımı kırıyor şimdi bu anılar, uçamıyorum. Silmeyi hafızamdan bu anıları, o kadar çok istedim ki… Olmuyor, içime işlemiş bir kere, ne kadar çitilersem çitileyim o izler geçmiyor.
Bizim çocuk yaşasın istiyorum, benim yaşamadığım ne varsa. Haylazlıklarına, yaramazlıklarına bazen dayanamayacak gibi olsam da, içimde kalbi kırık, boynu bükük çocuk durduruyor beni. Bir plastik top istedim diye yediğim dayağı hatırladığım günden bu yana ne istese almak istiyorum. O bir istiyorsa ben iki ediyorum. Benim giymediklerimi giysin, oynamadıklarımla oynasın, görmediklerimi görsün. Ben eksik kalan yanımı o tamamlasın. Gözünün içine bakıyorum, ağzından çıkacak cümleyi bekliyorum resmen, bizim bıcırığın. Yaptıklarım hiç yetmiyor gibi geliyor.
Şımartırsın, tepene çıkarırsın, sonra baş edemezsin diye sürekli kulağıma asılıyorlar çevreden. Bir taraftan giriyor, bir taraftan çıkıyor. Diyemiyorsun ki, ben şımarmayayım diye yaşattılar o zamanları, diye. Sen söyle psikolog hanım, şımarır mı sence? Bir bebek istediğinde iki tane aldım diye çıkar mı tepeme?

Neden geldim, bilmiyorum. Bir şeyler yolunda gitmiyor içimde. O yaşamadığım çocukluk ayağıma dolanıyor, her seferinde. Parkta çocuğuna bağıran bir anne görsem gidip kollarından sarsasım geliyor. Nerede kızgın bir babaya denk gelsem içimdeki o kor alevleniyor. Elimde yüzümdeki morluklar çoktan geçti de ruhta açılan yaralarım halen daha kanıyor. Belki sen sararsın diye geldim ben de, işte.

Şimdi öyle bir reçete yaz ki bana, yaşamadığım çocukluğumu geri versin. Öyle şeyler söyle ki bana, görmediğim sevginin, şefkatin yerini doldursun. Bana çocukluğumu unuttursun. 

18 Ocak 2018 Perşembe

Ayşe Kulin – Gece Sesleri ­| KİTAP YORUMU

Gönderen meray zaman: 02:35 0 yorum




Geçtiğimiz günlerde A101’den satın aldığım bir kitap olan Gece Sesleri’ni okudum. Ayşe Kulin’i ne kadar çok sevdiğimi, beni uzun süredir takip edenler bilirler. Fakat bu kitabını aynı sevgiyle okuyamadım. Kitabın bazı kısımlarından en ince ayrıntısına kadar verilen cinsel betimlemeler beni rahatsız etti. Sanırım bu rahatsızlık kitaba odaklanmamı zorlaştırdı.  
Kitabın genel konusuna bakıldığında televizyon dizilerine çok benzer… Hatta bu kitap daha sonra diziye de uyarlanmış, bir boş vakit bulduğumda bu diziye de bakmak istiyorum. Çünkü o rahatsız olduğum sahnelerin diziye nasıl aktarıldığını, konunun dizide nasıl işlendiğini merak ediyorum. Büyük bir konakta maaile yaşam sürdüren, köklü bir Türk ailesi, çarpık ilişkiler. Yaşamı boyunca annesiyle çatışmış bir kadın… Çok ayrıntı vermeden, tadını kaçırmadan bu şekilde özetleyebilirim size kitabın konusunu.
Ziynet… İşte, benim bu kitaba alışmamı, ısınmamı zorlaştıran baş karakter. Yaşadığı bir dadı – çocuk ilişkisi var ki akıllara zarar! Bu karakteri sevmemekten çok kabullenemedim nedense. Aslında okuduğum kitaplara çok dar bir pencereden bakmam, hayatın içindeki her şeyin edebiyatta işlenmesini, abartmadan cinselliğe, argoya, küfre yer verilmesini kaldırırım ama sanırım Ayşe Kulin kitaplarında bu duruma alışık olmadığımdan böyle karmaşık duygular içinde kaldım. Ayrıca kitabın akışında çoğu şeyi tahmin edebilmem de sanırım kitabı merakla okumamı zorlaştırdı.
Köprü, Sevdalinka, Veda Serisi gibi diğer kitaplarında aldığım lezzeti alamadım bundan. Bunlar benim fikrim fakat diziyi daha çok seveceğimi düşünüyorum. Çünkü kitap içerisinde çok fazla olay var, dizilere yakışan karakterler, ilişkiler söz konusu… O yüzden diziyi bir an önce sabırsızlıkla izlemek istiyorum.

Kitabı okuduysanız sizlerde yorumlarınızı benimle paylaşırsanız sevinirim. 

15 Aralık 2017 Cuma

KIŞ OKUMA ŞENLİĞİ - OKUMA LİSTEM

Gönderen meray zaman: 04:54 1 yorum
Uzun bir aradan sonra merhaba!
Blogu güncel tutmayı bir türlü beceremiyorum, nedense. Aynı tuttuğum ajandalara, günlüklere döndü, burası. Arada bir uğrayıp selam verip kaçıyorum. 2017 yılının en tembel, en az içerik üreten bloggerı seçebilirsiniz beni, hiç alınmam.
Dönüş yapmak, her gün olmasa da haftalık düzenli yazı girmek bir süredir aklımda. Ne yazsam, nasıl dönsem diye düşünürken sevgili @suleuzundere bloğunda bir okuma etkinliği paylaşmış. Haydi, bununla sıvayayım kolları dedim, geldim.
Başlayalım o zaman!
KIŞ OKUMA ŞENLİĞİ OKUMA LİSTEM
Sevgili Pinuccia’nın Kitapları bloğundan alışkınım bu etkinliğe. İlk katıldığım andan itibaren severek takip etmiş, listeleri oluştururken seçtiğim o kitapları okurken bir hayli eğlenmiştim. Bu yüzden bloğa yazı girme alışkanlığımda bu etkinliğin beni motive edeceğini düşünüyorum.
Bakalım benim listemde neler var? Eğer sizin listenizde olan, okumayı düşündüğünüz kitaplar varsa bana yazmayı unutmayın!
1.Kategori(10 puan): İsminde KIŞ mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların kışın geçtiği bir kitap.
TOLSTOY - KAZAKLAR
2.Kategori(10 puan): MEKTUPlardan veya ANIlardan oluşan bir kitap.
KAFKA – MİLENA’YA MEKTUPLAR
3.Kategori(10 puan): İsminde AŞK kelimesi geçen ya da konusu AŞK olan bir kitap.
JODİ THOMAS – AŞKA KOMŞU
4.Kategori(10 puan): Kitabın isminde bir BAĞLAÇ olan bir kitap.
REŞAT NURİ GÜNTEKİN – LEYLA İLE MECNUN
5.Kategori(10 puan): BEYAZPERDEye aktarılmış bir kitap.
TOLSTOY – ANNA KARENİNA
6.Kategori(10 puan): Bir ŞİİR kitabı
NECİP FAZIL KISAKÜREK - ÇİLE
7.Kategori(10 puan): Kitabın isminde SAYI olan bir kitap.
ZÜLFÜ LİVANELİ – BİR KEDİ, BİR ADAM, BİR ÖLÜM
8.Kategori(10 puan): Kitabın isminde “-MEK –MAK” eki almış kelime olan bir kitap.
HARPER LEE – BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK
9.Kategori(10 puan): Türk ya da Dünya KLASİKlerinden bir kitap.
HALİDE EDİP ADIVAR – ATEŞTEN GÖMLEK
10.Kategori(10 puan): Nobel Ödülü almış bir yazarın İLK kitabı
ALBERT CAMUS - YABANCI
11.Kategori(10 puan): Doğdunuz YIL ölmüş olan bir yazardan bir kitap.
TARIK BUĞRA - OSMANCIK
12.Kategori(10 puan): POLİSİYE türünde bir kitap.
AHMET ÜMİT – SİS VE GECE
13.Kategori(10 puan): YKY yayınlarından herhangi bir kitap.
YAŞAR KEMAL – FİLLER SULTANI İLE KIRMIZI SAKALLI TOPAL KARINCA
14.Kategori(10 puan): En az 500 sayfa olan bir kitap.
MARKUS SUZAK – KİTAP HIRSIZI
15.Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 20 puan): Adında AYNI KELİME geçen iki kitap.
AYŞE KULİN – SESSİZ ÖYKÜLER
GUSTAV SCHWAB – ORTAÇAĞ’DAN MİTOLOJİK ÖYKÜLER
16.Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 20 puan): ADI AYNI olan iki yazar'dan birer kitap.
AHMET HAMDİ TANPINAR – HİKAYELER
AHMET HAŞİM – BİZE GÖRE
17.Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 40 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. [Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı]
TÜRK KADIN: ELİF ŞAFAK – USTAM VE BEN
TÜRK ERKEK: ORHAN KEMAL – ESKİCİ VE OĞULLARI
YABANCI KADIN: LAURA FLORAND – UMUT DOLU DİLEKLER
YABANCI ERKEK: MAURO MARTİNO – LOKMAN HEKİM SOKAĞI
18.Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 40 puan): Aşağıdaki ülkelerde doğmuş yazarlardan birer kitap. [Finlandiya, İsveç, İspanya, Rusya.]
FİNLANDİYA: MİNNA KANTH - SIĞLIKLAR
İSVEÇ: HENNİNG MANKELL - RÜZGARLARA SÖYLEYEN
İSPANYA: CERVANTES – DON KİŞOT
RUSYA: DOSTOYEVSKİ – ÖLÜ EVİNDEN ANILAR


16 Eylül 2017 Cumartesi

90'lı Yıllar

Gönderen meray zaman: 14:11 1 yorum
90 rakamı size özel şeyler çağrıştırıyorsa, aynı dönemin çocuklarıyız demektir.
Her gencin çocukluğu, her yaşlının gençliği güzeldir elbette. Fakat şöyle bir bakın etrafınıza... 90'lı yıllarda çocukluk mu, şimdiki çocukluk mu?

Eğer 90'lı yılların şanslı çocuğuysanız;
2000'li yılların gelişini heyecanla beklemişsinizdir. Sanki yeni bir evrim gelecekmiş gibi... Hem neler olduğunu anlamamak hem de 2000'li yılların yolunu gözlemek arasında bir dönemdir.

Televizyonla tanışmak, sokakta doyasıya oynamak demek 90'larda çocuk olmak. Komşularınızın çocuklarıyla arkadaş olmak, alt mahalledeki çocuklarla futbol turnuvaları düzenlemek demek...

Annenize "saat kaç" diye sorduğunuzda, kolunuzu ısırması için uzatmaktır; eti kemik geçiyor cevabıyla gülmektir.

Işıklı spor ayakkabınıza toz değmemesini dilemektir masumca. Arkadaşlarınıza hava atarcasına tüm mahalleyi turlamaktır, ışıklı spor ayakkabınızla...
Kırmızı rugan ayakkabı vitrinine sevinçle bakmaktır, bir gün sizin olacağını dileyerek...

Misketin nasıl oynandığını-topaçın ne olduğunu ve bunlardan alınan zevkin paha biçilmez olduğunu ilerde anlayacağınız yıllardır. Mario'nun müstakbel eşini kurtarmaya çalışmaktır. Ispanağı Temel Reis'le sevip, Bücür Cadı'yı hayran hayran izlemektir, köfteci Abbas'ın aşkını gizlemeye çalışmasını, üstün yetenekleri olduğu halde mütevazı bir hayat geçiren burnu sihirli cadımızı sevmektir. "Tintin tinimini hanımmm" duyulunca gülümsemektir. Çılgın Bediş'i izlerken kendi lisede öğrenci olacağınız yani büyüdüğünüzde nasıl olacağınızı merak etmektir, gizliden gizliye... Kemal Sunal'ı sevmek, Adile Naşit'in gülüşüyle neşelenmek, İnce İnce Yasemince'yi merakla beklemek, Heidi'nin süt sağmasını, dağlardaki muhteşem hikayelerini kaçırmamak, Casper'ın gerçekte nerede olduğunu düşünmek, Hugo ve Tolga Abi'nin saatini ezberlemek, Barış Manço'nun çocuklarla olan keyifli programını, Bob Ross Amca'nın harika tablolarına hayran kalmaktı, ninja kaplumbağaların kahraman ilan edildiği dönemdi...

Hamburger yerine evdeki köfteleri yemek, Mc Donald's a gitmek için yalvarmaktı... Siyah-Beyaz fotoğraf karelerine merakla bakmaktı belki de, kimin kim olduğunu anlamayarak... Minik minik poşetlerdeki renkli kolonyağları arkadaşımızın üzerine dökerek eğlendiğimiz, küçücük şeylerde bile içten gülücükler saçmayı bildiğimiz yaşlardı. Macarena dansını bilmekti mesela...

Zile basıp kaçmaktı, nasıl olsa tanıdıktı mahalleden Kasım Amca, hiç kızmazdı çocuklara. Çocuk sesinden rahatsız olan komşularımız da yoktu bizim. Komşuluk vardı daha doğrusu, komşu kavramı anlamını yitirmemişti o dönemlerde... Kokusu güzel olan bir yemek pişirildiğinde mutlaka komşuda pişen bize de düşerdi. Aşure günleri vardı... Halı yıkamak için firmalara gerek yoktu, geleneksel olarak düzenlenen halı yıkama günlerinde hep beraber halledilirdi konu-komşu bir arada... Beş çayında elinde bir kek ile çıkıp gelen bina sakinleri vardı... Dar günümüzde koşacağını bildiğimiz dostlarımız.

İspanyol paça pantolonlar vardı, şimdinin şekli şemali belli olmayan t-şörtleri yerine oduncu gömlekleri... Düşük bel diye bir kavramı bilmiyordu, bizim memleket varsa yoksa yüksek bel... Bilgisayar ise fazla lükstü. Onun yerine televizyonlarımıza bağlanan ve 7'den 70'e zevk aldığı aterilerimiz vardı. Ördek vurmaca oyununda tüm ördekleri vurmanın çocuksu sevinci vardı... Tetris düşmezdi elimizden... Sanal bebeğimiz ölmesin diye özenle bakardık, cebimizde gezdirerek... Sorumluluk duygusu öyle yerleşirdi belki, sanalda olsa bir canlının bakımını üstlenmek yavaş yavaş büyüdüğümüz hissine bile kaptırırdı...



Mahalleye seyyar dönme dolapçının gelmesiyle, annemizden nasıl para koparacağımızı düşünmekti.

Taso biriktirmekle başlardı, bizim koleksiyon hikayemiz. Okulda patates baskısı yapmak için şekiller vermekti yarım patateslere...

Amerika'ya zerre kadar özenmezdik, onda olan bende neden yok diye ağlamazdık saatlerce. Yoktan anlardık... Küçücük bedenlerimizde aslında şimdiye göre olgun düşünceler barındırırdık. Lükse kaçan şeylere imrenerek baksakta ona sahip olmak için ağlamak yerine harçlıklarımızı biriktirirdik.

Kokulu silgilere bayılırdık, her seferinde sonu gelmeden kaybolan silgiler boynumuza asılırdı kaybolmasın diye fakat ne çare... Silgi tozu ve uhu ile oynardık dersten sıkıldığımızda, teneffüs aralarında...

Kışın gelmesi, sobanın üzerindeki portakal kabuğunun kokusu demekti. Kardan adam yapmak, kar topu oynamaktan sırılsıklam eve dönmek ve hasta olmamak için saatlerde sobanın dibinde oturmaktı. Karın tadına baktı, anneden gizli gizli... Okulların kar tatiline girmesini dört gözle beklerdik, bu tatil bizim için bulunmaz bir nimetti. Yolların kapanması en çok biz çocukların işine gelirdi. Bulunan dik bir yokuştan poşetlerle, tahta parçalarıyla kaymaktı...

Her şeyin tadını sonuna kadar çıkarmaktı, 90'larda çocuk olmak. Bilgisayar çocuğu değildik varsa yoksa oyun varsa yoksa sokak... Her şey bir tık ötemizde değildi o dönemler, ödevimiz için ansiklopedi okurduk sayfa sayfa. Okul kütüphanelerinde sayfalarca kitaplara bakardık... İnternet ödevi mi, o da ne ? Kendi el yazımızla özene bezene, çizgileri kırmızı kalemle belirginleştirilmiş kağıdı çizgisiz kağıdın altına koyarak ellerimizin kenarı kararana kadar yazmak demekti...

Bayram sevinci ise apayrı. Erkek çocuğuysanız babanızın elinden tutup tüm mahalle camide buluşarak bayram namazını kılmak, kız çocuğu iseniz erkenden kalkıp bayram kahvaltısının hazırlanmasına yardım etmek, yeni kıyafetleri giymek için sabırsızlanmak, el öpüp harçlık almak, kapı kapı dolaşıp şeker toplamak... Bayramı bayram gibi yaşamak!

*

Günümüz çağı gibi her köşede siyaset konuşulmazdı. Oy verilen parti itinayla gizlenirdi... İnsanlık ölmemişti, imece usulü candı. Bilgisayarsız olmazsa olmaz diye bi kuralımız yoktu... Makineleşen dünyanın akımına kapılıp beyinlerimizi de makineleştirmemiştik... Acısı olanla üzülür, sevinci olanla gülerdik... Bırakın alt komşumuzu mahallenin sonundaki ablayı bile tanırdık... Kocaman bir aileydik, beton yığınlarının arasına sıkıştırılmamıştık.

Ne dersiniz, 2000'li yılların cafcaflı dünyasından sıyrılıp 90'lı yıllara geri mi dönsek?

Toplumsal Yaşam Kılavuzu

Gönderen meray zaman: 06:42 1 yorum
Bu yazıda okuyacağınız olay, benim başıma gelmiştir. İnanması biraz güç olabilir fakat tamamı gerçektir.

Dün akşam dışardaydım. Bir mağazaya pantolon bakmak için girdim. Beğendiğim pantolonu aldım ve kabinlere yöneldim. Hepi topu 3 kabin var zaten. Birisini hanımefendinin birisi kapatmış, kendi dışarda içerde kıyafetleri, aynada boyunu pusunu izlemekte... Diğerini iki genç kız önüne tabure koyup bir hesabın içindeler, çıkarana aşk olsun. Diğeri dolu. Elimde pantolonla birkaç dakika bekledikten sonra, malzemelerin olduğu kabine yöneldim ve “bu eşyalar sizin mi” dedim. Kadın bir hışımla dönüp kabine girdi, dakikalardır aynanın karşısından söküp alamadığımız hanımefendi bir anda kabinde aldı soluğu. Durumu görünce kabin önünde oturan kızlar, nezaket gösterip kalkma zahmetine girdiler.

Zorlu şartlar altında girdiğim kabinde derin bir soluk aldım. Fakat bir sorun vardı. Kabin kapılı değil, perdeli. Perdeli kabin arkasında kıyafet denemekten hiç hoşlanmam zaten. Çektim mi ne yaptım. Pat perde biri tarafından açıldı!
-    AAAAAAAA! (bağıran ben değilim, o) Burada kırmızı saçlı bir kız var!

Ben şok tabi. Allah esirgedi de, işimi bitirmiş, ayakkabımı giyiyordum. O anın şokuyla “Yapma ya” diyebildim. Yaptığı saygısızlığın, terbiyesizliğin farkında mı değil, farkında da umrunda mı değil bilemem ama kapı önünde ettiği muhabbeti aynen yazıyorum:
-         
     -  Keşke İranlı olsaydı, dediğimi anlamaz, ben de rezil olmazdım (Van’a alışveriş amaçlı İran’dan çok sayıda turist geliyor. Halk İranlılara aşina. Fakat sadece dediği cümlenin rezillik olduğunu sanıyor. Yaptığı saygısızlığın adı bile okunmuyor.)

Şok üzerine şok yaşıyorum. Hem sinirliyim hem gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Kabinden çıktım, ben bir “kusura bakmayın, fark etmeden oldu” falan bekliyorum. Ne dese beğenirsiniz?
-        
         -  Al sana anı işte, hatırlar hatırlar gülersin.

Ben de hep beraber hatırlayıp hatırlayıp gülelim diye, buraya yazayım dedim. Nasıl anı ama?

Bu olay başıma geldikten sonra düşünceler aldı beni. Bir kitapçık basılmasını istiyorum, sayın yetkililerden.
·         Kabine bir gardolap dolusu kıyafetle neden gidilmez?
·         Kabine girilmeden önce öksürme, tıklatma, seslenme gibi nezaket hareketleri neden yapılmalı?
·         Toplu alanlarda insanların özel alanlarına nasıl saygı duyulmalı?
     Otobüse nasıl binilip nasıl inilmeli? Ayakta gidenlerin sırtına, koluna, çantasına neden yaslanılmamalı?
·         Sokaklar, topluma açık yerleri neden babamızın arsası sanmamalıyız?


Bunların anlatılmasını istiyorum. Ha bir de, neden, ne zaman, nasıl özür dilenmeli bu da ek olarak kitapçığa düşülmeli. Bu kitapçığın da 8 yıllık zorunlu eğitim gibi zorunlu okunması ve uygulanması gerekli. 

14 Eylül 2017 Perşembe

Çöpe Atılacak Kitap Var mıdır?

Gönderen meray zaman: 03:16 0 yorum
Youtube’da vakit geçirmeyi seviyorum. Ben de kanal sahibi biri olduğum için, video izlerken kendi ilgilendiğim alan dışındaki videoları izlemeye özen gösteriyorum. Çünkü etkilenmek, benzer içerikler üretmek istemiyorum. Fakat geçtiğimiz günlerde Youtube’da gezinirken bir videoyaya denk geldim. 

Videonun linki için buraya tıklayın.

İşte, bu video, bugünkü blog yazımın çıkış noktası oldu. Son dönemlerde sosyal medyada “bookstagram” paylaşımları arttı. Her ne kadar ülke genelinde okumayı alışkanlık haline getirmiş, yaşam tarzı olarak benimsemiş kişilerin sayısı az olsa da kitaplara olan ilginin bu vesile ile bir nebze artmış olduğunu düşünmekteyim. Bookstagram sayfaları ile sosyal medya portallarında yer alan kişilerin yaş aralığının çoğu ise ortaokul, lise döneminde olan gençlerden oluşmakta.

İnstagram üzerinden kitap beğenilerine bakıldığında, bilinen, popüler kitapların paylaşımları çok beğeniliyor. Popüler olan kitapları okuyan, yorumlayan sayfalar bir anda binlerce takipçiye ulaşıyor. Edebiyat dünyasına bakıldığında benim de içlerinde bulunduğum bir kesimin “çerezlik” olarak nitelendirdiği kitapların basımının yaygınlaştığı görülmekte. Genellikle kitap evlerindeki yeni çıkan, popüler ve çok satan raflarını bu kitaplar oluşturuyor.

Wattpad uygulaması ortaya çıktıktan sonra basılan kitapların kalitesi de tartışılır bir hale geldi. Wattpad uygulaması yazarlarına bakıldığında yine genellikle 14 – 18 yaş arası gibi lise çağında olan gençler oluşturuyor. Küçük yaşlarda bulunan insanların kitaplarının çıkması hatta bunlardan bazılarının filme uyarlanması ise bazı çevrelerden büyük tepkiler alıyor. Sosyal medyada gezinirken wattpad kitaplarını okuyanların, çerezlik kitapları daha fazla paylaşanların “boş kitap” okuduğuna dair ithamlar, “yak bunları yak yak” diye tepkiler verildiğine kendim de şahit oluyordum.

Kendi düşüncelerime gelecek olursak…
Çerezlik kitapların edebiyat dünyası içerisinde yer almasına karşı değilim. Ben pek okumayı, kitaplığımda bulundurmayı tercih etmiyorum fakat bu kitapları okumayı tercih edenler de beni çok rahatsız etmiyor. Çünkü bu kitapları okuyan kesime baktığımda genellikle lise döneminden oluşması benim önyargı ile yaklaşmama engel oluyor. Bu yaş aralığında bulunan kişilerin, okuma zevkleri, kitap okuma alışkanlıkları yeni başlamış oluyor genellikle.

Bir kişi kitap okumaya yeni başladığı dönemlerde istediği türü okuyabilir. Tecavüzü, tacizi, terörü, hayvana zulmü, kadına şiddeti, kadını ezmeyi övmeyen her şey bence okunmaya değerdir. Bunları içermediği sürece benim gözümde yakılacak, çöpe atılacak, okunmayacak kitap yoktur. Küçük yaştaki kişilerin bu gibi ögeleri içeren kitapları okumasını istemem. Çünkü bu yaşlarda işlenen bilgiler en kalıcı olanlar oluyor genellikle ve bunun yanı sıra çoğu zaman bu yaşlarda yaşanan olaylar, izlenen filmler, okunan kitaplar kişilerin karakterlerini oluşturuyor. Bu yüzden yukarıda saydığım ögeleri içeren kitapların okunması, bunların desteklenmesi beni rahatsız ediyor.

Wattpad kitabı hiç okumadım desem yeridir. İsimlerini bilsem de pek bana hitap etmedikleri için içeriklerini de araştırmadım. Bu kitapları okuyan, inceleyen birçok kişi genellikle “genç yetişkin” ögelerin ön plana çıkmasını eleştiriyor. Genç yetişkin ögeler yani erotizm, cinsellik… Bu iki kavram kitaplardan, edebiyat dünyasından soyutlanabilecek bir şey değil. Bundan rahatsız olmak çok doğal, herkesin hoşlandığı konular, ilgi alanları farklılık gösterdiği gibi, rahatsız olduğu noktalarda değişkenlik göstermektedir. Fakat genç yetişkin ögelere sadece wattpad kitaplarında değil, birçok klasik de dahi rahatlıkla rastlamanız mümkün. Bana sorarsanız sapkınlık derecesine varmadığı sürece, erotizm ve cinsellik içeren kitapların okunmasında da bir sakınca yok.  

Yaş aralığı bu noktada önemli olabilir. Çünkü cinsel deneyimlerin anlatıldığı satırlar buna hazır olmayan zihinlerde bir takım korkulara, takıntılara, psikolojik problemlere yol açabilir. Ancak bana göre buna aile ve okuyacak kişi kendi karar vermelidir. Bir kişinin sadece “yaşı” o kitabı okumaya uygun olup olmadığına karar vermek için yeterli olmamaktadır. Yaşları küçük olsa dahi olgunluk seviyesi yüksek birçok kişi bulunmaktadır. Bu nedenle kitap önerirken yaşlara çok takılmamaya da dikkat etmek gerekir, bence.

Gelelim sözün kısasına… Sosyal medyada her alanda olduğu gibi bu konuda da “taşlanmak” gayet doğal. Çünkü ben kedilerimi paylaştığımda “birazcık da çevrende başka şeylerle ilgilensen”, kitaplarımı paylaştığımda “ay elinden kitap düşmüyor” gibi yorumlar gelebiliyor. Görüyorsunuz ki internet dünyasında ne yaparsanız yapın, insanları memnun etmek mümkün değil.

Önemli olan bu çerezlik kitapların dışında diğer türlerden kitaplar okumaya da alışmak. Başkalarını sizi bu konuda kötülemesine kızarken, bir klasik romanda “ay çok sıkıcı, ay çok kötü, ben onu okuyamıyorum” gibi tüm türü aşağılayıcı, kötüleyici yorum yapmamak. Her türe şans vermek ve aralarından en sevdiğini bulmak. Okumayı sadece vakit geçirmek için değil, size bir şeyler katması için yaptığınız zaman okurluğunuzda terfi aldığınızı hissedeceksiniz.


Sevgiler…
 

Meray Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review