9 Eylül 2017 Cumartesi

e-Kitap Okur Musunuz?

Gönderen Unknown zaman: 13:45 4 yorum
Okuma konusunda geri kafalı biri olduğumu itiraf etmeliyim. Kitap kokusu, kenarı kıvrılmış sayfalar, kenarlarından post-itler sarkan kitaplar, ayraçlar, altı çizili satırlar… Okumak denilince bunlar canlanıyor gözümde benim. Bu nedenle PDF okumalara, e-kitap okuyuculara biraz uzak kalıyor-dum. –dum, çünkü son dönemlerde bakış açım biraz değişti.

e-kitap okuma işine beni ısındıran, son dönemlerde telefonuma indirdiğim bir uygulama sebep oldu. Lise yıllarımdan bu yana, radyo TV bölümü mezunu olmam nedeniyle sanırım, gazete takip etmeyi çok severim. Gazeteleri kesip sakladığım bir klasörüm vardı, geçmişte. Sonra kaybettim. Bana kitap okumayı, okumayı sevdiren de babamın Pazar gazeteleri oldu. Bekarken, evimize pazardan pazara gazete alınırdı. Babamda okumayı sevdiği için, iki üç çeşit gazete alır gelir, e Pazar ekleriyle uzun saatler gazete keyfi yapacak gazete olurdu, evde. Babamla aramızda bunu okudun mu, al ben okudum gibi paslaşmalar ile gazeteler okunur, sonra benim beğendiklerimi kesme sıram gelirdi.

Okuma serüvenim böyle başladığı için sanırım, elimde tutamadığım, altını çizip kesip saklayamadığım okumalar, soğuk ve yapay geliyor-du gözüme. Burada oturduğumuz yerde, 1 market var. Oraya da gazete gelmiyor. Evimiz merkeze araba ile 45 dakika. Her sabah o yolu gazete almaya gidemeyeceğimize göre el mahkum, internete.

Gazetelerde en çok köşe yazarlarını okumayı severdim. Hep sakladıklarım da köşe yazıları olurdu. Okul yıllarımda Hıncal Uluç’un sayfasını büyük bir keyifle okurdum. Şu sıralar beğendiğim, takip ettiğim yazarların sayısı arttı. Gazete girmeyen evde, köşe yazıları nasıl okunuyor diye sorarsanız, işte cevabı, telefonuma yüklediğim o köşe yazılarını günlük yayınlayan uygulama.

Ahmet Hakan, Ayşe Arman, Ayşe Özyılmazel, Yılmaz Özdil, Hıncal Uluç, Gülse Birsel, Haşmet Babaoğlu, Feridun Andaç, Doğan Hızlan… Düzenli olarak köşelerini takip ettiğim yazarlar. Her gazetenin yazarları yayınlanıyor uygulamada. Başlıkları dikkatimi çekenleri de okuyorum günlük olarak. İşte, böyle böyle derken ben ekrandan okumaya çok alıştım. Sabah instagram, facebook kontrolünden önce, en az 1 saat uygulamada vakit geçiriyorum.

Bu akşam, severek takip ettiğim bir bookstagram hesabının e-kitap indirme hakkındaki paylaşımına denk geldim. Artık ekrandan okumaya alıştığıma göre benim e-kitaplara göz atma vaktim gelmiş, demektir. Bir gün e-kitap okuyucu alır mıyım bilmem. Şu an internetten birkaç e-kitap indirdim. Bu hafta okuyacağım. Bunun için tabletimi kullanacağım, telefon zorlar gibi geliyor çünkü.


Deneyimlerimi sizlere aktarırım. Haftaya görüşmek üzere…  

8 Eylül 2017 Cuma

Yaşamadan Çekiyoruz

Gönderen Unknown zaman: 13:29 0 yorum
Teknolojiden, internet kullanımından, sosyal medyanın varlığından rahatsız olan bir insan değilim. Fakat son zamanlarda elinde sürekli “çık-çık-çık-çık” fotoğraf çeken, video kaydı alan tiplerden muzdaribim. Bir gezide, alışverişte, sporda, yürüyüşte, parkta iki kelam edip bir avuç çekirdek çıtlatırken flaşların patlamasından sıtkım sıyrılmış durumda. “ÇEKME – YAŞA” diye haykırasım var, bu aralar, tüm dünyaya.
Bu tiplere karşı tam bir babaanne edası ile yaklaşıyorum, anlayacağınız. “Evladım, kameradan değil, gözünle gör” “Sen bırak artık o telefonu” “Çocuğum telefondan yüzünü göremedik” “Ay yeter, paylaşma artık” diye söylene söylene gezesim var.
Bir geziye çıkıyorsunuz, arkadaş grubuyla. Herkesin elinde son model akıllı telefonlar, içinde bilmem kaçlık internet paketler. Facebookta canlı yayında kimileri, kimileri story atmakla meşgul. Çevresine aval aval bakan bir siz varsınız! Eğer benim gibiyseniz…
Tarihi gezilerden sıradan yürüyüşlere kadar hep böyle durum. Kameraların gölgesinde yaşıyoruz adeta. Her an kaydediliyoruz. En özelimize kadar storylerimizde sergiliyoruz. Ne için? Hiç.
Evet. Koca bir hiç için yapıyoruz bunu.
-          Aman efendim, ne çok geziyor.
-          Aman da aman, ne güzel tatil yapıyor.
-          Ay kocasıyla nasıl aşıklar.
-          Aaa, bak o restoranda yemek yemişler.
-          Bunların araba, müzikte çalıyor.
-          Bak bak, gene nereleri geziyor.
İşte, bu cümleleri duymak için çekiyoruz tüm bunları. Yaşamadan, sadece hayatımı kare kare ederek sergilemek için yapıyoruz artık ne yaparsak. Sunumsuz kahvaltıya kahvaltı demiyoruz, çayın baş tacı edildiği ülkede herkes kahve tiryakisiymiş meğerse. Akşam yemeklerini dudak ısırtacak şıklıkta hazırlıyor, evimizi hiç de tarzımız olmayan ıncık cıncıkla Çarşamba pazarına çeviriyoruz. İki like için, yaşamaktan geçiyoruz.
Olur mu canım? Diyenler çıkacaktır şimdi. Oluyor canım. Maalesef tüm bunlar oluyor. Nasıl mı anladım? Bir tatil sonrası al karşına konuş. O storyde boy boy fotoğrafını paylaştığı antik tiyatrodan neler hatırlıyor? Geçmişini, yapılışını, kullanıldığı yılları okumuş mu? Araştırmış mı? Taşların üstüne çizilen o resimleri hatırlıyor mu? Nerdeeee… Hatırlamaz, istese de hatırlayamaz. Fotoğraf çekmeye gitti çünkü o oraya.
Bir de şu tipler var ki, evlere ırak. Gidiyorsun bir tarihi yeri gezmeye. Vatandaş yanında pozdan poza giriyor. Kültürel gezi için değil de, bir dergi kapağının çekimleri için oradaymışsın edasında. Kendini çekmekten bulunduğu ortamın büyüsüne kanamıyor, hissedemiyor o ruhu. Aklı fikri, instagramda paylaşacağı fotoğraflarda çünkü.
Tatil fotoğrafı deyince selfieleri, heykellerde, yapıtların önünde verilmiş pozları sevmem. Bir tarih kitabı gibi olmalı tatil fotoğrafları. Oraları anlatmalı, her gün aynada gördüğün o yüzü değil. İşte böyle orada poz verelim, şurada şöyle çekinelim, dur şu pozum kusur kalmasın diyenlerle gezmekten, görmekten hoşlanmıyorum bu yüzden.
Alıştık ama böyle yaşamaya. Bu insanlar ne yapıyor demiyoruz. Elinde tabletle, telefonla kayıt alanları yadırgamıyoruz. Yayalara kırmızı ışıkta durmayan bizler, fotoğraf çekenlerin pozu yarım kalmasın diye duruyoruz, kaldırım kenarlarında.

Şunu bilmiyoruz ki, yaşamadan çektiğimiz, içinde olduğumuz halde avuç içi kadar ekrandan görebildiğimiz o an’ların hepsini flaşlar patladıkça yitiriyoruz. Yaşamadan, hissetmeden, an’ın için olmadan, anı değil poz biriktirerek bir bir yok ediyoruz.

25 Ağustos 2017 Cuma

Hayvan Teröristleri

Gönderen Unknown zaman: 08:11 0 yorum
Küçükken yayla evimizin orada bir köpek vardı. Yaşlı bir kangal. Tüm çocukların ilk kedilerinin adı Pamuk, ilk köpeklerinin adı Karabaş mıdır, bilmiyorum ama Karabaş koymuştum adını. Öylesine yaşlanmıştı ki, gençliğindeki kuvveti yerinde olsa yanına kimseyi yaklaştırmayacak hayvan, bir kedi sokulganlığındaydı. Yayladaki insanların artan yemeklerini vermesi, hafta sonlarında mangalcıların kemiklerini paylaşması insanlara kanının kaynamasına sebep olmuştu. Yayla evine gitmek istememenin en büyük sebebi oydu. Diğer köpekler gibi koşmalı, atlamalı hoplamalı oyunlar oynayamıyordu ama yan yana yol boyu yürümek, bizi gördüğünde kuyruğunu salladığını izlemek, yaylaya arabamız girince koşarak takip edişine gülümsemek yetiyordu. Bir gittiğimizde bulamadık onu. İlk defa koşarak gelmedi. İlk defa içim bir tuhaf ürperdi. Koca yaylanın ne kadar boş göründüğünü hissettim.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra hayatımın ilk acı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldım. O zamanlar ortaokul yaşlarındaydım. Karabaş iyice yaşlanmış ve arka bir ayağı topallamaya başlamıştı. İşte bu topallaması, yaşlılığı onu tüfekle vurarak öldürmelerine haklı sebep olmuştu. Duyduğumda yıkılmıştım. O vuran adama kinim halen dün gibi taze…
.
.
.
Karabaş’ı öldürdüler. İlk hayvanımı böyle kaybettim. Ardından cins bir köpek bırakıldı, yaylaya. Ekçi köpeği olarak bakmaya başlandı. Karabaş’tan çok daha genç, çok daha hareketli, kıpır kıpır… turuncuya çalan parlak uzun tüyleri vardı. Her zaman heyecanla havlardı. Ama ne yazık ki, sahibi yeteri kadar iyi bir adam değildi. Köpeği dövüyordu. Kuzenimle bunu gördüğümüzde hayvana yardım etme isteği uyandı. Ne yazık ki, yaşımız çok küçüktü. Büyüklere laf geçiremeyecek kadar, küçük. Bir gün yine köpeğin dayak yediğini gördük. Adam çözdü zincirini. Fırsat bu fırsattı. Hemen alıp onu kendi bahçemize götürdük. Su, ekmek verdik. Tabi, kısa bir süre sonra gelip aldı. Bacak kadar boyumuzla adama kafa tuttuk ama nafile. Aradan birkaç gün geçti. Ama o gün hiç unutmuyorum, adam almaya geldiğinde köpeğin arkamıza doğru saklanma çabasını, hırlayışını… Sonra… Sonrası kışın kurt boğmuş, öyle dendi.
.
.
.
Mahallemize bir köpek gelmişti, zamanın birinde. Simsiyah bir sokak köpeği. Çocukların oyununa karışıyor, çöplerden besleniyordu. Bizde aldığımız bisküvi gibi abur cuburları veriyorduk. Arada bir başını okşuyorduk. Aramızdaki muhabbet bu kadardı. Ama bizim binanın oralardan ayrılmıyordu, hayvan. Bir gün sokakta top oynayan erkeklerden biri, ne olduğunu hatırlamadığım bir sebepten arkadaşımla beni itti. İşte o an, o cana yakın, sevimli köpeğin hırlayarak o çocuğu nasıl kovaladığını görmenizi isterdim. Çünkü belki bunu gördüğünüzde, nasıl sadık bir dost olduklarını, kendilerine gülümseyerek bakan bir yüzü dahi benimsediklerini anlamış olurdunuz.
.
.
.
Okula gideceğim bir sabah binada bir kedi gördüm. Siyah beyaz bir sokak kedisi. Ekmek verdim. Akşam geldiğimde halen ordaydı. Beslemeye başladık. Artık o bizim binanın kedisiydi, adı Felix’ti. Uzun süre binamızda yaşamaya devam etti. Bir süre sonra Felix’in hamile olduğunu fark ettik. Büyük ihtimal bizim kömürlüğe doğum yapacaktı. Doğum günü gelip çattığında Felix bir farklı davranıyordu. Deli gibi dolanıyor, çok fazla kanaması geliyor, acı acı bağırıyordu. Bir süre bekledikten sonra ters giden bir şeyler olduğunu fark ettik. Çünkü halen tek yavru bile gelmemişti ve bağrışlar her dakika artıyordu. Babam alıp veterinere götürdü. Orada 4 yavrusu olduğunu ama büyük ihtimal hamileyken karnına yediği bir tekme dolayısıyla 3 yavrunun ölü doğacağını öğrendik. Sokakta yaşamına devam ettiği için sezaryen ile doğum yaptıramazdık. Veteriner, karanlık bir yerde, yalnız bırakmamızı tavsiye etti. Garaja götürdük. Yavrular doğuyor, Felix yalıyor ama hiçbiri hareket etmiyordu. İşte o an o hayvanın nasıl bağırdığını, stresinin nasıl arttığını görmenizi çok isterdim. Son yavru yaşıyordu ama Felix 3 yavrunun stresiyle garip bir duygu içine girmişti. Son yavruyu terk etti. Bir daha göremedik kendisini. Son yavru da çok yaşamadı, birkaç saat içinde öldü. Hayatımın en büyük travmasıydı…
.
.
.
Gazetelerde, internette, televizyonda şu hayvan canilerini gördükçe bunlar canlanıyor işte içimde. Dayanılmaz bir ızdırap duyuyorum. O hayvan teröristlerinden nefret ediyorum. bir kız çıkıyor, kedinin gözünü oymuş, bağırsaklarını çıkarmış. Başka biri eşeğin poposuna su hortumu sokup öldürmüş. Diğeri köpeği demir zincirle asıp boğmuş. Başkası avladığı bilmem kaç tane güvercinle fotoğraf çektirmiş.
N’oluyorsunuz ya? Sizin bize bu acıyı çektirmeye hakkınız var mı? Bir karınca dahi yaratamazken bu canları öldürmek ne haddinize? Kana mı susadınız? Gözünüz mü döndü? Dünyanın sonu mu geldi? Nedir bu hayvanlara reva görülen eziyetler?
Yettiniz!
Canımıza tak ettirdiniz!
Bi’ bitmediniz!


8 Ağustos 2017 Salı

Hayvanlara Saygılı Bir Toplum, Çok Mu Uzaklarda?

Gönderen Unknown zaman: 05:42 1 yorum
Hayvanlar söz konusu olduğunda o kadar ilkel bir toplumun içerisinde yer alıyoruz ki, biz hayvanseverler toplumun hayvan konusunda yobaz kalmış bu kesimiyle aynı havayı solumaktan hiç haz etmiyoruz. İnternet dünyası içerisinde yayınlanan bazı videoları görünce, kanımız donmakla kalmıyor, insanlığımızdan utanır hale geliyoruz.
Terör saldırısı haberleri şehit haberlerini kovalarken haber bülteni izlemek zaten oldukça zor bir hal almaya başlamışken bir de şu hayvanlara yapılan zulümlerin haberleri üzerine tuz biber oluyor. Sokağa konulan mama kaplarını deviren, suların içerisine sigara söndüren tiplere uyuz olurken geçtiğimiz günlerde ana haber bülteninde izlediğim bir haber, onlara şükür dedirtti resmen.
Bir insan müsveddesi, tarla gibi yolda arabasıyla giderken yol kenarında duran bir hayvanın başını “bilinçli olarak ezmek suretiyle” katlediyor. Bu cinayet değil de nedir, söyler misiniz bana? Otobanlara bir anda çıktığı için ezilen kedilere, köpeklere içimiz acırken, bilmem kaç kilometre hızla giden araçların camına çarparak can veren kuşlara üzülürken bu insan bozuntusuna ne demeli şimdi?
Bir canlının hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Son dönemlerde sokaklara sokak hayvanları için bırakılan mama, su kapları ve belediyelerin bu alandaki çalışmaları takdire şayan. Fakat görünen odur ki, yeterli değil. Yolda bir mağara kaçkını önüne bile atlamayan köpeği gözü kapalı ezerek öldürebiliyorsa ve halen elini kolunu sallayarak aramızda gezebiliyorsa cezalar, kanunlar yeterli değil, demektir.
Son zamanlarda bu tip videoların sayısı giderek arttı. Özendirici bir etki mi yaratıyor yoksa toplumumuz hayvan kanına mı susuyor bilinmez ama görünen o ki, yetkili kişilerin bir an evvel bu konuya parmak basması gerekiyor. Adam akıllı bir hayvan hakları kanunu önüne keser mi bilmem fakat caydırıcı cezaların sokak hayvanlarına insanların daha iyi davranmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.
Yolda ezilen bu köpeğin görüntüsünü halen içimden atamıyorum. Yolda herhangi bir sebepten dolayı ezilmiş bir hayvan ölüsü görmeye dayanamayan ben, bilinçli yapılan bu işin cezasız kalmasını vicdanıma anlatamıyorum. Bu caniyi alıp hapiste vergilerimizle besleyin demiyorum. Bulun sorumlusunu, tutup atın bir köpek barınağına. Sabah akşam o köpeklerin dışkısını temizleyip mamalarını versin. Gece gündüz barınakta yaşayan canlara hizmet etsin.
***
Elinde sapanla büyüyen çocuklar, büyüdüklerinde avlanmaya meraklı oluyor sanırım. Bu tür yatkınlıklarında küçükken karınca yuvası bozan, kuşa sapanla taş atan, kedinin kuyruğuna teneke bağlayan tiplerden türediğini düşünmüyor değilim. Velhasıl ailelere de büyük iş düşüyor, çocukları yetiştirirken. Hayvanları sevmelerini sağlamasalar bile en azından sokakta bir karıncayı bile incitmemesi gerektiğinin bilinciyle büyümeli yeni nesiller. Mağara kaçkını gibi ne zaman hangi hayvana saldıracağı belli olmayan, ilkel, sevgisiz, saygısız, hayvan görünce yüzünü kusmuk görmüş gibi ekşiten nesiller yerine sokaktaki hayvanın önüne bir kap su koymaktan zevk alan, bunu bir sorumluluk gören doğaya, çevreye, kainattaki tüm canlılara sevgi ve saygıyla yaklaşan nesiller lazım bize.

Dünyada kan gövdeyi götürürken bir de bu hayvan zulümleri hiç çekilir gibi değil, gerçekten. 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

İş Aramak

Gönderen Unknown zaman: 04:56 1 yorum
Uzun yıllardır işsizlikle mücadele konusunda profesörlüğünü ilan etmeye hazır olan bir kişi olarak bu yazıyı kaleme almayı boynumun borcu kabul ediyorum. Şu sıra gençler, üniversite tercihlerinin sonuçlarını merakla beklemekte. ÖSYM tarafından sonuçların açıklanmasının ardından nur topu gibi bir meslek sahibi olacaklar ya da hayal kırıklıklarıyla mezuna kalmanın, sene uzatmanın hüznünü bir kez daha hissedecekler.
Üniversite eğitimini yarıda bırakmış, ardından bölüm değiştirme kararı almış ve açıköğretimden üniversiteyi bitirmek için debelenen biri olarak itiraf etmeliyim ki, içimde ukdedir üniversite. Şu an yaşıtlarım patır patır mezun olurken benim halen vizeydi, finaldi düşünmem içimde gergin fırtınalar kopmasına neden.
Çok kafaya takılacak bir durum yok, aslında. Gerçekçi bir pencereden bakacak olursam, bölümü yarıda bırakmayıp eğitimi tamamlasaydım da, üniversite mezunu bir işsiz olacaktım. Çünkü iletişim bölümü mezunlarının kaderi bu! Hayalimdeki meslek iletişim, radyo TV. Çocukluğumdan kalma haber sunma videolarım var, oyun oynarken elbette. İçime o zamandan işlemiş sanırım. Hatırlıyorum ve halen aynı hissediyorum; Televizyondaki muhabirleri kameramanları görünce…
Ünlü olmak değil, derdim. Yanlış anlaşılmasın. Röportajları, söyleşileri, tartışma ve güncel programları sevdiğim için medya dünyasında bir yerim olduğuna inanıyorum. Bu doğrultuda lisedeki öğrenim hayatımı da Türkiye’nin en iyi iletişim meslek liselerinden birinde tamamlayarak hayalime kocaman bir adım attım. Lise boyunca o büyülü medya dünyası içerisinde çalışma fırsatı yakaladım. Sonunda ise şehir değişikliğiydi, oydu buydu derken işsiz kaldım! Tam 3 senedir işsizim.
Sizin bildiğiniz işsizlerden değilim ama. Tüm gün gazetelerin ilan sayfalarını karıştıran, televizyon karşısında pinekleyen, maaşı beğenmeyip işe girmeyen, türlü bahanelerle iş aramayı bırakan tiplerden değilim. Tam zamanlı işimi bırakıp işsizliğe ilk adımımı attığım zamanlar tüm medya kurumlarına “eleman ihtiyacınız var mıydı” gibisinden taciz mesajları atmaya varana kadar iş arama maceralarına atıldım. Ardından baktım olmayacak, sektör zaten kan ağlıyor, sosyal medyadaki “medya iş ilanları” sayfalarına sadece iş arayanlar yazıyor, dedim, böyle olmayacak.
Dümeni başka bir tarafa kırıp muhabirlik yıllarımdan da severek yaptığım alana yöneldim. Yazarlık! Freelance olarak internet sitelerine içerik üretici, makale yazarı olarak çalışmaya başladım. Lise son sınıfta kalemimi güçlendirmek için yaptığım bu iş, bir anda gerçek mesleğim haline dönüşüverdi. Ben mutlu muyum mutluyum! Kazandığım yetiyor mu, eh elhamdüllilah!
Ancak bir sorun var ki, o koca burunlu, toplumun kangren olmuş yarası elalem mesleğinizde de yakanızdan düşmüyor. İşte, bunu anlatacağım yazıda sizlere. Meslek hayatınıza başladığınız ilk andan itibaren tüm vücudunuza sinek kovucu sürmenizi ve kendinize en kalınından en büyüğünden birer kulak tıkacı almanızı tavsiye edeceğim. Çünkü burası Türkiye ve birçok kişi mesleğiniz hakkında atıp tutmakta kendini serbest görmekte.
Sinir sisteminiz üzerinde özel bir deney yapıldığını düşündüğünüz anlarınız dahi olacaktır, bu süreçte. Tıp, mühendislik, mimarlık gibi alanları kazananlar yazının bu kısmında bizden ayrılabilirler. Çünkü benim lafım aykırıyı isteyenlere olacak. Güzel sanatlar, Radyo – TV Sinema gibi toplumun “yavrum aç kalırsın yazma” diye tepesinde tepindiği bölümleri okumak isteyenlere.
Türkiye gerçeklerinden bir tanesi de gözlemlediğim kadarıyla meslek seçerken işe gidiş, işten çıkış, mesai saatleri, izin günlerine göre karar vermek. Yanı 8’de gidilen 17’de çıkılan, yıllık en az 24 gün izni olan, cumartesi pazarı belli, aldığı maaş trink ödenen, resmi tatillerde bol keseden izin yapan bir iş, meslek bulduysanız değmeyin keyfinize. Ama mesai saatleriniz belirsizse, izin kesilme ihtimali varsa, izin günleri karışıksa aman aman uzak dur diye çekip almak isteyenler türeyecek bir anda çevrenizde.
Meslek seçiminin bir hayat seçimi olduğunun farkında iseniz ne düşündüğümü az çok anlamışsınızdır. Maaşına, çıkış saatine, izin gününe göre seçeceğiniz bir iş sizi mutlu etmeye yetmez, arkadaşlar! Üretkenliğinizi, yaratıcılığınızı, çalışma azminizi, iş heyecanınızı, başarma hevesinizi ortaya çıkarmayan bir meslek sizi köreltmekten, erken yaşlandırmaktan öteye gidemez.
Sizi bu yolda neler bekliyor? Bakın bakalım, aşağıdaki listeyi bunun için yazıyorum.
·         Sabah gidip akşam geleceğin bir iş bulsan…
·         Kazancı biraz az gibi geldi bana ama…
·         Doğru dürüst (!) bir iş bulsan…
·         KPSS’YE falan mı girsen acaba…
·         Bizim bir tanıdık eleman arıyor, sen de işsizsin (!) ya…
·         Bir meslek sahibi (!) olsan…
·         Oh, senden rahatı yok. Oturduğun yerden (!) para kazanıyorsun…
İşte, tüm bu cümleler eski zamanlarda futbolculara söylenen sözlerin bir benzeri. Şu an freelance evden yazarlık yaparak geçimini sağlayan bir kişi olarak maruz kaldığım taşlar bunlar. İhtimaldir ki topçu, popçu tayfası diye tabir edilen bizdenseniz sizin de üzerinize yağacaktır. Aman dikkat!
Bununla nasıl baş edersiniz? Uzun uzadıya formülü yok, milleti susturmanın bir yolu yok maalesef. Bunu ancak işinizdeki başarı, kariyerinizdeki ilerlemeler, sizin özgüveniniz, yaptığınız işi sevmeniz, onlar oflaya poflaya mesai saati hesaplarken sizin güle oynaya çalışmaya devam etmeniz ve umursamazlığınız yenecektir.

Kalın sağlıcakla…

24 Nisan 2017 Pazartesi

Kedi

Gönderen Unknown zaman: 10:33 0 yorum
Bana sorarsanız, kedi, hayvanlar içerisinde en özel hayvandır. Kendine has bir hayat duruşu olan bu yaratıklar, ne yaparlarsa yapsınlar sizi büyülemeyi başarırlar. Tam bir tüy yumağı ve baş belası oldukları inkar edilemez bir gerçektir. Fakat sevgileri ise paha biçilemez. Köpek, kuş, balık, kaplumbağa dururken neden evcil bir hayvan olarak kedi?

Hep bir kedim olsun istemişimdir, küçükken. Şimdi 2 tane var. Şöyle bir gözlemlediğimde kedilerin insan psikolojisi üzerinde engellenemeyen bir cazibesi var. Örneğin; köpek besleyen kişilere şöyle bir göz attığımda en fazla 4 – 5’e kadar çıkıyor, rakam. Fakat kedi besleyenler için durum öyle değil. Toplumun çeşitli kesimlerinde de kedi besleyenlerin, özel bir hastalığı olduğu düşünülüyor; kedi sevgisi hastalığı. Çünkü 1 kediyle başlayan bu serüven uçuk rakamlara, sayısı unutulan durumlara kadar varabiliyor.

Kadınlar daha çok kedici, erkeklerin arasında kediseverlerin sayısı ise azımsanmayacak kadar var. Ama kadın ve kedi ilişkisi bambaşka… Filmlerde, kitaplarda kedi hep kadınlarındır. Yalnızlığı seçen, çocuk yapma düşüncesi olmayan birçok kadına “kedili teyze mi olacaksın, sokak kedilerine mi bakacaksın” gibi espriler sıralanır. Hatta romantik komedi filmlerinde sevgilisinden ayrılan tüm kadınlar boşalan kucağını kedilerle doldurur.

Doğrudur. Kedi, içinizde boş kalan sevgi kutucuklarını itinayla dolduracak kadar yetenekli bir hayvandır. Çağırdığınızda gelmeyen, eve geldiğinizde bacaklarınıza sürünüp terliğinizi getirmeyen, kumu bir türlü isabet ettiremeyen, evi tüyden bir yumak haline getiren, anca maması bitip kumu temizlenecekse veya canı çekerse size sırnaşan bu başına buyruk hayvan neden sevilir, cidden bilinmez. Ama bir şekilde sevdirir işte, bu da onun işinin sırrı.

Evlenmeden önce bir sokak kedim vardı. Ailede ender görülen bir türüm; çoğu kişi evde hayvan istemeyip hatta fobi derecesinde korkarken benim kedileri neredeyse sevgimle öldürecek olmam… Neyse, bu bilim insanlarının inceleme konusu olabilir ancak, bizim sorunumuz değil. Dışarıda beslediğim Felix isimli bu kedicikle başladı, benim kedi sevgim. Evlendikten sonra daha 1 ay dolmadan kocam bir kucağında çıkageldi; hoş geldin Sütlaç!

Acaba, hayatımda başka bir gün öyle sevinç çığlığı atıp, kocamın boynuna boğarcasına sarılmış mıyımdır? Sanmam… Evde olunca bir başka oluyormuş, zamanla anladım. Sokak kedisine mama su ver yer gider, olay biter. Ama ev kedisi öyle değil. Bir kere bizim Sütlaç, asilzade soyundan geldiğinden her mamaya ağzını sürmez. Acıkır yer, diye boşuna bekledim. Yemedi, pes eden ben oldum. Daha 2 aylık bir bebekken şimdi bu nazlı, asil, titiz kızım 3 yaşında bir sıpa oldu. 20’lerini de görürüz, inşallah.

Sütlaç’ın asilzadeliği mama seçiciliği ile de sınırlı kalmadı. Bir kediden nasıl hanımefendi olur, pek ala gösterdi bize ve evimize gelen herkese. Her şeye tepki vermez, aheste aheste yürür, çok iyi cilve yapar, kibar yemek yer, kumu hep 12’den vurur, yanlışlıkla dokunsan yalanır da yalanır artık. Bu majesteleri, eninde sonunda bir kedi…

Stresli zamanlarında tüylerini yolar yolar atar gözünün içine baka baka. Kucak sevmez, anca bacağının yanına kıvrılır. Maması, suyu bitince haber verir, kum temizlenmemişse pat pat pat temizleyene kadar vurur Allah vurur. Canını sıkmaya gelmez bu beyaz meleğin, en beklenmedik anda indiriverir, tek ve sert hamle!
Burnundan kıl aldırmıyor bu mendeburlar, söylemiş olayım. Çok kişi sordu bana; ben çok seviyorum alayım mı, çocuğum istiyor alayım mı? Hayır, dedim çoğuna. Çünkü sevince, çocuk isteyince bitmiyor işleri. Kumunu temizle, tüyünü temizle, gönlü olsun diye peşinde dön dolaş ve daha nicesi. Birçok kişi, ilgimi görünce “başına bela” diyor, ben de ekliyorum “tatlı bela”

Evdekiyle sokaktaki bir olmuyor işte. Sokaktakine bir damla süt versen yolunu gözlüyor ama evdeki sanırsın zaten sen onun yanında işçi olarak çalışıyorsun. Çok garip ki, tıslasın, tırmalasın, saçını başını çekiştirsin, evin altından girsin üstünden çıksın, kumu ayrı maması ayrı koksun, o tüy temizleme başlı başına bir işkenceye dönüşsün ama sen yine koynunda yatır, gene peşinde koş! Bu kedigiller insanlar üzerinde 4S kuralını mı uyguluyor bilemiyorum ama normal bir hayvan olmadıkları konusunda her iddiaya varım, gönül rahatlığıyla.


Gerçek sevgi, bu belki de arkadaş… 

18 Mart 2017 Cumartesi

Tüm Gazi ve Şehitlerimiz Anısına...

Gönderen Unknown zaman: 03:54 0 yorum
2013 yılına girerken 31 Aralık 2012 tarihinde başıma gelmişti bu olay... Her yılbaşında tekrar tekrar hatırlıyorum :)

Bir otobüs yolculuğundan kesitler sunuyorum bu yazıda sizlere...
87 yaşında bir amca... Gür sesi, incecik bedeni ile oturuyor yanıma. Bir mezarlığın yanından geçiyoruz, camdan dışarıyı izlerken kulak kabartıyorum... Dua ediyor, yüksek sesle dua ettiği merhumların isimlerini sayıyor. Amin diyor, içtenlikle. Gülümseyerek bakıyor yüzüme, kırış kırış yüzü her çizgi bir şeyler ifade eder gibi. O torunu yerine koydu beni, eşini kaybetmiş ona etmiş duaları, gözleri doluyor 22 senedir yalnızım derken, sonra boynunu büküyor çocukça "Ne yapayım, taktir..." diyor susuyor... Gözleri dalıyor bu sefer, belli ağladı ağlayacak ama ağlamıyor. Ön koltuğumuzda oturan 5-6 yaşlarındaki kız çocuğu çekiyor dikkatini, yine gülümsüyor birden. Kalkıp başını okşuyor, şakalaşıyor... Yanıma oturduğunda büyük bir saadetle dolu gözleri, dünyanın en mutlu insanı sanki... "Hz. Muhammed s.a.v de çok severdi çocukları." diyor, "Bende çok seviyorum..." diye tamamlıyor sözlerini.
Öğreniyorum ki Kore gazisiymiş, eski kamyon şoförüymüş ayrıca... Savaş yıllarını anlatıyor, Amerika'dan bahsederken sinirleniyor. Şu an Amerika'ya özenen, her olayda onları örnek gösteren gençliğe ders verircesine...
Sadece vakit geçirmek için binmiş otobüse, iyi ki de binmiş...
Bir kez daha hatırlattı "Bu vatan kolay kazanılmadı."
Arkamızda oturan amcanın babası da gaziymiş. O da katılıyor sohbete... Rozetini soruyor amca, gözleri parlıyor "Ben sevmem öyle şeyleri, üniformamda, asılı.!" diyor...
"Ben ne olduğumu herkes biliyor." diyor sonra gururla...
Amca ineceği durağa geldiğinde "Hayırlı seneler..." diyor gazimize. Gazi bana dönüyor "Yılbaşı ne zaman?" diye soruyor şaşkınlıkla... Anlatıyorum, yüzü gülüyor. Yine dua dökülüyor dudaklarından, hayırlı bir sene olması için...
Savaştığı cepheleri, Amerika'nın yaptığı oyunları eksiksiz, takılmadan anlatan gazimiz bugünün yılbaşı olduğunun farkında değil!
Unuttuklarımız da yılbaşını unutmuş anlaşılan!
Yılbaşında eğlence mekanlarını tek tek hatırlarız.
Çam ağaçlarını özene bezene süslemeyi biliriz.
Nerede nasıl eğlenilir bizden sorulur.
Yılbaşı indirimleri mıh gibi aklımızdadır.
Caddeler, alışveriş merkezleri, küçük esnaflar dahi mutlu yıllar yazmayı-yeni yıla özel bilmem ne adı altında müşteri toplamayı bilir.
Sabaha kadar sokak sokak, mekan mekan gezmeye doymayız.
Ama huzur evlerine uğramayız, çocuk esirgeme kurumlarının sokağından geçmeyiz, hastahane acillerinde yıldan günden bihaber çaresizleri anımsamayız, vefat edenleri yoksayarız... Malesef biz yılbaşını içkiyle, bilmem hangi tür rezilliklerle karşılarız. Gazilerimizi, şehitlerimizi, aile büyüklerimizi dahi hatırlamayız.
Müşterilerine ajanda gönderen zengin iş adamları Gaziler Derneği'ne, LÖSEV'E bağış yapmaz. Çocuk Esirgeme Kurumu'ndaki çocuklara bir kutu çikolata göndermez. Huzurevleri'ndekine çam sakızı çoban armağanı, o yaşlıların ağzını tatlandıran Türk Lokumu'nu götürmeyi akıl edemez.
Partilerde türlü türlü yemeklerin tadına bakıp hatta yüzsüzlükle menüye burun kıvırırken açlıktan kıvranan kardeşlerimiz, hatırlanmaz!
Tv ekranları satır satır yeni yıl haberileri yapmaya bayılıyor ama diğer tarafta sessiz sedasız yıl başına girenleri es geçiyor.
İşte Türkiye'de yılbaşı demek bu demek...
 

Meray Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review